28 Aralık 2009 Pazartesi

mevlana

zihinleri tazeleyelim:

Sevgide güneş gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,
ya göründügün gibi ol.

27 Aralık 2009 Pazar

illallah



metis'in bu sene ki ajandasının teması "inanmama hakkı", başlık "illallah". bayıldım diycem tek kelimeyle. bütün yıl birlikte olucaz. içinde minik minik notlar, alıntılar filan var. zaman zaman deyinicem onlara. sanıyorum yıl içinde konuşulacak zaten orda burda.
kısaca çok başarılı bi çalışma olmuş. hazırlayanlardan allah razı olsun.

23 Aralık 2009 Çarşamba

MiM

jewel mimledi saolsun. altında kalmayalım, yazalım:


1. dinleyin:
daha yeni bahsetmiştim. tekrar bahsedeyim. bu polkacı canları dinleyin. bi bakmışsınız müptelası olmuşsunuz ve dinlerken k.çınız başınız da oynamakta ve hayatınıza eşlik edecek akapella bir soundtrack yapmak üzeresiniz. derdi sıkıntıyı unutup coşun bununla. çingene dizilerindeki/filmelerinde durup dururken kalkıp oynamaları gibi sizde oynayın durun.


2.deneyin :
herşeyi deneyin. bu kelime mottonuz olsun. deneyin, deneyin, deneyin. bütün başarılı insanların daha çok denemiş oldukları için başarılı olduklarını düşünün. çekinmeyin, deneyin. başaramasanız da komik bi anınız olur belki.

3.her gün tekrar edin :
her sabah gözlerini açınca ya bugün son günüm olsaydı diye düşünün. o ruh haliyle kırdığınız kalpleri onarın, kalbinizi kıranların ağzının payını verin.

4.sadece tek bir gün bile olsa :
sizi uyuz eden insanlara uyuz ettiklerini hissettirin.

5.yapın :
hergün mutlaka bi iyilik yapın (kadim izci felsefesi). yakınlarınıza olmak zorunda değil, hattta hiç tanımadığınız ve yaptığınız iyilik için size borçlu kalmak durumunda olmayan, belki bir daha hiç karşılaşmayacağınız kişilere yaparsanız extra bonus.

6. okuyun:
eğer hala okumadıysanız yüzüklerin efendisini okuyun. sonra tek cilt halini yatağınızın başucuna koyun, her akşam rasgele bi sayfasını açıp en az 1-2 cümle okuyun. yılda bi kaç kez 3 ciltlik halinin herhangi birini çantanıza koyun evden çıkarken, otobüste, serviste, birini/bişeyi beklerken filan rasgele bi yerlerinden başlayıp okuyun. okuyun ki damarlarınızda akan kan temizlensin, ruhunuz arınsın.

7. için :
günde en az 3 litre su. göreceksiniz içtikçe güzelleşeceksiniz :)

ooh işte benim açımdan 7 madde. ha yapın edin dedim ama bi kısmını kendime yazdım sanırım, ben de yapıcam yani merak etmeyin.


evet efem mimimiz dwarfwaves, delfina ve lady ye gitsin. yapılacak şey anladığınız üzere bu 7 başlığı doldurmak.

14 Aralık 2009 Pazartesi

geç oldu ama temiz oldu.

milletin çoktan duyduğu benim yeni keşfettim neş'e, enerji, motivasyon kaynağı:

9 Aralık 2009 Çarşamba

4 Aralık 2009 Cuma

hayatın anlamı

herşey ne manasız ya; depremde beşik gibi sallanırken ve sevdiğim bi insanın ölüm haberini alınca hissettim bunu. önemsiz şeylere çok önemli, önemli şeylere ise önemsiz muamelesi yaptığımı da.

1 Aralık 2009 Salı

koyu kahve

bayramda efes dark brown ı keşfettim. baya olmuş çıkalı ben anca tattım. süper bi şeymiş. yanına çikolatadır hatta coco popstur tatlı şeyler yakışıyor. enteresan bi içecek olmuş eline sağlık efes.

30 Kasım 2009 Pazartesi

plan program

tatil bitiyo, işler aklına geliyo insanın. adam gibi bi plan yapıp bu işlerin altından kalkmak lazım. bi akşamda misafirliğe ayırmak lazım, sosyalleşmek de lazım yani. sonra ıspanak, pırasa filan da pişirmek lazım. daha ıspanak girmedi eve kış gireli. cuma akşamları balık yemek lazım. ipin ucunu kaçırmamak lazım.

deliye hergün bayram

bi tarihte demiştim ya evhanımı, bilim insanı, anne ıvır zıvır kimlikleri bi potada erittim yahut eritemedim diye. son zamanlarda da bi domestik yazmışım, örgüdür, yemek pişirmedir filan okuyunca öyle toplumla uyumlu gibi filan hoş olmuş hiç sorunsuz bi insanmışım filan gibi. ama bayram geldi tokat gibi şakladı ensemde. bayramların uyuz taraflarını hatırladım, hatırlamak ne kelime bizzat yaşadım.
kesilen hayvanlara merhametsiz yaklaşım, özensizlik, şiddet içeren görüntüler bi yana, insan ilişkilerindeki gerginlik aldı götürdü beni. hani bayram güzeldi? hani dostluk kardeşlik, hani sevgi saygı?
mutsuz oldum bayramda blog. çok mutsuz oldum...çocuğum bayram diye bi şeyi tadamayacak mı yoksa?

4 Kasım 2009 Çarşamba

örgücü nine


bugün süper bi blogla karşılaştım: örgücü nine . yazıları okudukça tanıdım biraz örgücü nineyi. blogun sahibesi nazik, yardımsever, torunu sahibi ama oldukça genç bi kadın. nine filan değil yani.

kırmızıdan canavarlı bi bere yapmış torununa. tek kelimeyle BA-YIL-DIM.
yeşil ip alıp benim fareye yeşilini yapıcam bi vakit bulup (fare lafı da örgücü nineden arak). azimliyim.

25 Ekim 2009 Pazar

blogcular çeşit çeşit

boş zamanım olursa izleme listemde olmayan değişik bloglara bakıyorum, bazen yorum filan yazıyorum. genelde anlatılan fikre katıldıysam, bi şeyleri beğendiysem ya da şaşırdıysam, hayrete düştüysem filan düşüncemi belirtmek ve yazarına o yazısının etkili olduğunu, beni harekete geçirdiğini belirtmek istiyorum. eğer bana çok ters bi yazıysa tepki verme zahmetine katlanmıyorum bile.
işte böyle yazdığım bir yorum neredeyse 1000 e yakın izleyeni olan blog sahibesini sanırım rahatsız etti. şaşkınlığımı ve anlattığı şeyin bana göre imkansız olduğunu anlatmaya çalışmıştım yorumda. şaşkınlık belirtmek için kullandığım ünlemi nasıl yorumladıysa artık sevimsiz ve aşağılayıcı bi yorum yazarak cevapladı beni. bunun ardından son derece kibar olduğunu düşündüğüm bir dille yazdığımı yanlış yorumladığını ve yazdığının kırıcı olduğunu anlatan yorum yazdım. aradan 2 hafta geçmesine rağmen o yorumumu yayınlamadı.
buna ne denir bilmiyorum. ayıp denir belki?

baykuşlar bastı heryeri


başlıktaki adreste bebiş entarisi gördüm baaykuşlu. hoşuma gitti. moda bloguna benzeme pahasına koyuyorum buraya.

22 Ekim 2009 Perşembe

sabır, cesaret, destek

evet alt yapı sabır, cesaret ve destek istermiş efenim. doğrudur. isteyebilir. sizde cesaret olabilir ama bende sabır kalmayınca ne önereceksiniz, sizi desteklemezsem ne b.k yiyeceksiniz?
aynı anda çalışma yapılan bi sürü yol var kentimde. yüzyılın alt yapı projesi olduğuna gerçekten inanmaya başladım: yani 100 yıl sürecekmiş gibi gelmeye başladı artık. bi yere gitmek için yola çıkıyosunuz kendinizi hedeflediğiniz noktadan bambaşka yerlerde buluyosunuz. okula gitmek için sabah kullandığım yoldan akşam eve dönemiyorum. çünkü akşama kapanmış oluyor. sanki oyun oynuyoruz: sürekli yeni süprizler yaparak hayatı otomatiğe almanızı engelliyorlar. aynı gün içinde kapalı olan yol açılıyor açık olan yol kapanıyor. ha tabi bi de açılan yolların toz toprak hali, adam gibi kapanmayan çukurlar filan çeşni katıyor yol maceranıza.
bugün girdiğim kaç sokağın sonuna yaklaşınca girilmez işaretini görüp geri dönmek zorunda kaldım. sokağın başına uyarı filan da koymuyorlar ki iyice çileden çıkasın. sanki labirentin içinde dolaşıp duran zavallı eloiscik gibi hissetttim kendimi. 8-10 dk lık yolu en az yarım saatte alabildim. sabrım kalmadı gerçekten. (bi de sabır taşıyım diye o kadar övdüm kendimi di mi? ben isyan ettiysem gerisiniz siz düşünün!)

21 Ekim 2009 Çarşamba

beklemek bizim yaşamımız

böyle bi heyecan, bi gerginlik içindeyiz. efenim beyimizin önemli bi günü yarın. öööle bekliyoruz işte.

20 Ekim 2009 Salı

blog alemlerinde paslaşma

bu blogda beni yalnız bırakmayan sevgili arkadaşım afet-i devran dan yeni bir pas geldi . 5 soru var cevaplamam gereken. buyrunuz efeem:

1- En sevdiğiniz 3 çiçek ismi
hanımeli, karanfil, nergis (misss kokuyolar, sevmeyen mi var?)

2- Gerçekleşmeyi istediğiniz 3 hayaliniz
bi kaç yıl çekirdek ailemle buralardan uzaklaşmak (ama çok uzaklaşmak)
yan flütü konser verecek kadar iyi çalabilmek (harbi hayal bu, som hayal yani)
oğluşumu sanattan, spordan, yaşamdan anlayan, kendiyle barışık, derin ama mutlu bir insan olarak yetiştirebilmek (bu hayal kalmamalı)

3- En sevdiğiniz ve sevmediğiniz 3 huyunuz
sevdiklerim: tam bir sabır taşıyım, güleryüzlüyüm, her bozgundan sonra küllerimden yeniden doğmayı becerebiliyorum.
sevmediklerim: oburluğum, tez canlılığım, zaman zaman gereksiz hoşgörülü olmam (bu hareket ilkesizlik olarak algılanıp kötüye kullanılmak isteniyor. o zaman kalp kırılıyor işte).

4- Gıcık olduğunuz 3 hareket
iki yüzlü, bencil, merhametsiz her türlü harekete gıcığım.


5-Bu benim bugüne kadar olan en kara günümdü. Dünya başıma yıkıldı ve bir daha ayağa kalkamam diye düşündüğünüz olay...
var böyle günler ama yazmak istemiyorum. hatırlamak bile içimi daraltıyor. ama bitti onlar. geçmişte kalması gereken şeyler hepsi.

efenim bu mimi izleyicilerim: öküz,
jewel, dwarfwaves, ve pink princess' e paslıyorum.
nice paslaşmalara :)

17 Ekim 2009 Cumartesi

I'M NOBODY! WHO ARE YOU?


I'm nobody! Who are you?
Are you nobody, too?
Then there's a pair of us — don't tell!
They'd banish us, you know.

How dreary to be somebody!
How public, like a frog
To tell your name the livelong day
To an admiring bog!

Emily Dickinson


şiir gücü az kelimeyle _ve hatta sizin her gün her türlü kirli işlerinizde kullandığınız kelimelerle üstelik_ çok şey anlatabilmesi, yüreğe dokunabilmesi. helal olsun yazanlara.

kıskanma mı gıpta etme mi?

Amélie Poulain yeni bi tema bulmuş, çok beğendim gerçekten. ben de aynısını buraya koydum.

16 Ekim 2009 Cuma

krep

krep olayında kendimi geliştirme azmindeyim. dün akşam üzeri yine denedim bu kez sıvılardan katılara doğru bir karışımla (ben adamı anlaşılmaz türkçe'mle döverim beaaaaa). fena olmadı. oğluşuma güzel güzel mam-malar hazırlama yolunda ilerliyorum.

15 Ekim 2009 Perşembe

ben sana nokta nokta olmazsın demedim adam olmazsın dedim.

oooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffff. bu o lar f ler sağa sola bakarken klayveye rasgele basılarak elde edilmiş ve yahut hızlıca iki harfe basılarak zırt diye yazılmış sanılmasın. herbirine canımın sıkıntısını nakış nakış dokudum özenle. öylesine yazılmış harfler değil özenle içimden fışkıran çığlıklarının sembole dönüştürülmüş halidir onlar. hani ressam değilim resim yapayım, şair değilim şiir yazayım modunda biçare şekilde can sıkıntımı ifade etmeye bulduğum yoldur.
insanlık dağıtılırken kıçındaki pireleri uçura uçura uyuyan, merhamet duygusunun ancak izlediği filmlerde ve okuduğu kitaplarda olabileceğini sanan_üstelik memleketin ortalama insanından daha fazla kitap okuyup, daha fazla film izlemiş ve zeka ortamasınında üstünde bi pırıltıya sahip-, sevgi denen duygunun sadece bir iki kişiye karşı hissedilebileceğini (onlara duyulan sevginin de çoğu kez belli koşullara bağlanması gerektiği düşüncesini benimsemiş), yaşamını "nefret" ve "öfke" temeli üstüne kurmuş, öfke ve nefret temelli bi bakış açısıyla her daim huzursuz ve mutsuz olan ve etrafındakileri de huzursuz ve mutsuz eden, hoşgörüsüz, bencil, kendisine hoşgörü gösterildikçe karşısındakinin ilkesiz ya da aptal olduğunu düşünecek kadar ahmak, dünyanın sadece kendileri için yaratıldığını düşünecek kadar zavallı insan--lar... umarım üstümde yarattığın/ız sıkıntıyı anlayacak ve bundan utanıp yerin dibine gidecek kadar duyarlı olabilirsin/iz yakında. isteği kahrolman/ız, üzüntüden gebermen/iz filan değil, insan olman/ız sadece.
bi daha offfff offffffffffffffffffffffffffff insan arıyorum. gerçek insan; dürüst, cömert, iyi, mert, kibar, sözünün eri, sevgi dolu, hoşgörülü, güler yüzlü, içten, içi dışı bir, merhametli.

çok şey mi istiyorum?

olmalı mı olmamalı mı?

sitirese girdim blog of. bugün ayın 15i. ayın 28inde sonuçlanacak bi iş var. bakalım nasıl olacak sonu. olsa mı iyi olmasa mı bilemedim. böyle bi gerginlik, bi tırsmalar, bi bişeyler...

13 Ekim 2009 Salı

hepimiz birer arıza değil miyiz?

net olarak bildiğim bi şey var. arızalı tipleri okumaktan zevk alıyorum. hamdi koç bu kitabında da son derece başarılı bi şekilde anlatmış bu tipleri. eski kocası da gerçekten arızaydı bence, ayrıca murat'ın eski karısı da, çalışanı hasan da.
yazarın tarzını seviyorum; yarattığı tipleri, bu tiplerin süpriz hareketlerini ve bu tiplerin hayata bakışlarını, akıl yürütme biçimlerini, saplantılarını anlatışını.
eline sağlık. her ne kadar hala yazdığı en iyi kitabın iyi dilekler ülkesi olduğunu düşünsem de son kitabını okurken de oldukça keyif aldım.

11 Ekim 2009 Pazar

görmemiş bi krep yapmış, tutmuş tarifini bloga koymuş

dün sabah krep yaptım. bu sefer fena olmadı. aldığım tarifi biraz değiştirip aşağıdaki malzemeleri kullandım. tarifi bulduğum yer önce unla yumurtayı karıştırın diye anlatmış. ama önce sıvı malzemeleri karıştırmak daha iyi olur sanırım. bi daha ki sefer sıvıları önce karıştırıp sonra unu azar azar yedirme şeklinde denemeli. bu ölçülerle gayet kıvamında ve havada çevrilebilir bi karışım elde edilebiliyor tavsiye ederim.

malzeme:
2 bardak un
3 bardak süt
1 yumurta
biraz tereyağı
3 yemek kaşığı sıvı yağ
1 tatlı kaşığı toz şeker
1 çay kaşığı tuz
bi pinçik kabartma tozu

bu arada bu yazıyı yazmaya utandım biraz. koskoca çoluk çocuk sahibi kadın kalkmış uyduruk bi krep tarifi vermiş gibi oldu ama ne yapiym: hıdır elimden gelen budur. portakallı ördek pişirmeyi biliyo olsam inanın onu vermeyi tercih ederdim (verdiğim örneğin bile portakallı ördek klişesini geçememesi sanırım bu konudaki becerilerimi ortaya koyuyo).
yiyelim, semirelim, bu dünya kimseye kalmaz diyor tombiş göbişinden öpüyorum blog.

9 Ekim 2009 Cuma

arabanıza çarptım çok özür dilerim :(

arabanıza çarpan kişiden isteyeceklerinizin sınırı nerede başlar nerede biter? bir özür neleri karşılar?
salı akşam üzeri okuldan eve doğru gitmekteyken arabanın önünde bi kağıt gördüm. reklam filan sanıp sallamadım. evin önüne park ettikten sonra aliym da atiym şu kağıdı diye bakınca kağıdın reklam olmadığını ve şu notu içerdiğini gördüm:
"Arabanızdaki hasar için lütfen ön güvenliği arayınız. Tel: ....." Bi tel numarası filan da yok. tel yazıp boş bırakmışlar. biri şaka filan yapıyo sandım önce ama arabanın arkasına bakınca birinin şaka değil kaka yaptığını anladım tabi. mücrim beyaz arabasıyla arkadan çarpıp kaportaya beyaz ve tampona siyah bir hasar vermiş.
neyse uzatmayayım kabahatli şahıs kendisiyle bir süre aynı odayı paylaştığım arkadaşım çıktı sonradan. otoparkta arkasına bile bakmadan geri geri gelip arkadan toslamış. telefonda çok çok özür dileyip her türlü hasarı karşılamaya hazır olduğunu belirtti normal bir insan olarak. kaskosuz arabasının trafik sigortasından ödenmek üzere anlaştık. kaza tutanağı tutuldu 8/8 suçlu arkadaşın trafik sigortası hasarı ödeyecek yani cebinden bizim düldüle verdiği hasardan dolayı 5 kuruş çıkmayacak. biz mağduruz o sebeple bizden de para çıkmaksızın arabamızın hasarı giderilecek, kaskomuzun hasarsızlık durumu da bozulmayacak. peki düldülü satmaya kalktığımızda ne olacak? kazalı araba olduğu, boya vs olduğu için fiyat epey oynayacak. buradaki kaybımızı kim ödeyecek? arabaya çarpan arkadaşın yaptığı gibi ben de çok çok özür dilesem kazasız arabayla aynı fiyata gidecek mi araba: hayır.
sadece bu konuda bir anıya daha sahip olmuş olacağız o kadar...

6 Ekim 2009 Salı

sapere aude!!!


gözünü sevdiğim entellektüel patronun (bu sözcüğü sevmem aslında ama burda isim ya da gerçek ünvan vermeyi çeşitli sebeplerden uygun bulmadığımdan patron demek durumunda kaldım) açılış konuşması vardı bugün. her konuşması gibi özenle hazırlanmış, gereksiz ayrıntılardan ve laf kalabalığından uzak ama ölçülü satır arası göndermeler içeren bir konuşmaydı yine.
başlıkta yer alan iki kelimeyi de ilk orada duydum. salona girişte herkesin eline sapere aude yazılı kağıtlar tutuşturuldu. "acaba nedir? nedir?" deyü oturdum yerime. ne olduğunu patron açıklayıverdi: MÖ yaşamış Horace*'ın (Roma imparatorluğu vatandaşı Venusia lı şair Quintus Horatius Flaccus) anca 1700lerde ünlü olabilmiş sözü: "bilmeye cesaret et, aklını kendin kullanmak cesaretini göster!"

çok şeyi düşündürdü patronum saolsun bu konuşmayla. allah başımızdan eksik etmesin, seviyoruz kendisini.

*horace deyince bizim losttaki horace ın adı da kesin bu şairden geliyodur, ben size diyim.

5 Ekim 2009 Pazartesi

korneyama kum doldurdum atmaya yürek gerek

cumartesi akşam gözlüğümün sapının kırılması hayatımı alt üst etti bi süre. sanki okuduğum kitabın arasına kitap ayracını koyup araverdiğim gibi hayata ara verdim biraz.
uzun uzun anlatmaya dermanım yok blog, oyyy... optik, göz doktoru vs uğraştım biraz. bu arada cem yılmaz'ın hokkabazda canlandırdığı karakter gibi gözleri çizdirip yeni bi hayata koşma arzum hep var olduğu için dr.a gitmişken bi kez daha şansımı deniyim dedim. tabi konunun evveliyatı var burada daha önce zikretmediğim: ay öf lafı uzatacak dermanım yok gerçekten ama başladık anlatmaya: daha evvel 2 farklı göz merkezinde korneamın ince olduğu belirlenmişti, bi daha şansımı deniyim bu göz hastanesinde dedim. hani olurda belki yanlış ölçmüşlerdir önceden ve yahut tıp dünyası yemeyip içmeyim korneası ince ama gönlü zengin insancıkları mutlu edecek ilerlemeler kaydetmiştir, hiç olmadı belki kalınlaşmıştır korneacım filan diye umdum. amma velakin avcumu yaladım. üstelik göz bebeklerimi büyüttürdüğümle kaldım, yarasalar gibi kaçacak karanlık delik aradım.
bu arada riskli işlere girdim biraz; son kullanma tarihi 2008 aralık olan iki sağ lensin birini sağ birini sol gözüme takarak (ki iki gözümün numarası arasında oldukça fark var) araba kullandım, sonra araba kullanmıyım diye alanı yaklaşık 5 kat büyümüş göz bebeklerimle öğle güneşinde bisiklete bindim, camlarının kaplaması bozulmuş nuh nebiden kalma eski gözlüklerimle bi kaç saat kitap okudum filan.
bu süreçte artık şunlardan iyice emin oldum. gözlüksüzken yani gözlerim ortamı tam olarak göremeyince, kulaklarım da duymuyo, kafam da çalışmıyo. yani tamamen bloke oluyorum. bu durumda eşref armağan'a bir kez daha şaşırıyorum.
bi de bu gibi acil durumlar için yedekte sağlam bir lens ve/veya gözlük bulundurmalıyım.

4 Ekim 2009 Pazar

eşref armağan

geç tanıdım, şaşırdım ve sevdim:

29 Eylül 2009 Salı

tik tak tik tak tik tak...



bebecikler zamanı nasıl algılar, insanoğlu tarihsel süreçte zaman kavramını nasıl fark etti, zamanı ölçmek nerden aklına geldi, nasıl yaptı bu işi filan konuşuyorum sınıfta. gel gör ki kendim şaşıyorum bazen; bi bakıyorum geçmek bilmiyo bi bakıyorum günler sanki 5 dakkada bitivermiş.
bazen yavaş geçiyo, bazen hızlı, bazen daha yavaş geçsin istiyorum, bazen de daha hızlı. acayip bi şey.

25 Eylül 2009 Cuma

necibe'tül sitires


nisandan beri süren gergin bekleyişte bi gelişme yaşandı bugün. elim ayağım titredi. okullarda tüm yaz boyu yattıktan sonra telaşla yeniden çalmaya başlayan ziller gibi çaldı eteklerim. etekler sevinçten mi çalar yoğusam heycandan mı tam bilemedim gerçi. ama benim etekler heyecandan, yanlış anlaşılmasın sıratı geçmediğimiz sürece sevinç bize uygun ruh durumu değil! stresten/vakitsizlikten/üşengeçlikten bi türlü dosyaları son haline getirememe durumu ve her gün yinelediğim bu gece yaparım temalı dejavu dakikaları artık son bulacak. bu iyi bi şey diye bakmak lazım.
bu iş bitince napmalıyım? (yani olumlu bitince diyorum sayın bayım hani olurda eşiği atlayamazsak naparız diye düşünmek istemiyorum şimdi.) ahtım var (yoksa ahdım mı var?) oğluşla oynamak, onun büyümesine daha yakından tanıklık etmek ve hobisel yaşamak istiyorum bi süre (3 vakit mi desem 5 vakit mi bilmiyorum ama bi süre işte kısa da olsa olur) bi halk oyunudur, örgüdür, bisiklettir, tenistir, yüzmedir, filmdir, kitaptır şeklinde yoğun yaşamak bi süre, sonra hobisel bakış açısını hayatıma yaymak, iş-güç şeklinde geçen hayatla harmanlamak bunları. yani çalışırken harcadığım enerjiyi toplayabilecek kanallar üretmek. onlardan beslenip aileme karşı ve işimde daha keyifli ve verimli olabilmek.
biraz daha sıkarsam dişimi her şey güzel olacak.
özlem tekinden gelsin efenim: "sabır iyi bi şey, sabır iyi bi şey".

acı çekmek özgürlükse...


şu aralar öğlenleri yemekhanede, akşam evde yemeklere (özellikle çorbalara) bol bol pul biber atasım var. o acı tanelerin ağzımı tatlı tatlı (!) yakışı bana yaşadığımı hissettiriyo, bu da çok hoşuma gidiyo. yalnız acı biberin her halini sevmiyorum. örneğin pişmiş yeşil acı biber yemek borumu yakıyor ve sanırım mideme de zarar veriyor. sadece pul biber favorim.
bunun bi de gümrüğü var denir ya, işte o kısmı düşündürüyor. şimdilik bi sorun yaşamıyorum ama bu biber hareketinin sonunun pek iyiye gitmediğini hissediyorum. genetik olarak sülalemin Basurlulara dayandığı ve dahi benim hamilelikte 19 kilo alacak kadar (bi maşallah deyin) yediklerimi kısmadığım düşünülürse, sanırım yakın gelecekte bu hareketi bırakmam gerekecek.

neyse ilginç olan acının tatlı gelmesi. acı çekmekten zevk almanın bir boyutu bu sanırım.

23 Eylül 2009 Çarşamba

gezdim tozdum amman amman aman

bayram tatili kısa da olsa biraz dinlenip buralardan uzaklaşmaya, fazla elektiriği topraklamaya yardım etti.

oğluşumun hayatında ilk kez bili bililerle bu kadar yakın olduğu, horozun nasıl ses çıkardığını bizzat horozdan duyabildiği, su kaplumbağası, tavus kuşu gibi hayvanlar görebildiği, bol bol bisiklet binebildiği, sabah kahvaltılarında gün boyu etrafımızda dolanan bili bililerin yumurtalarını yediğimiz, yeni insanlar tanıdığımız, eşimin karanlıkta kucağında oğluşla yanartaşa çıkıp inerek (üstelik inişte bebiş uyuyordu) babalık sınavlarından birini verdiği, ne kadar çok yıldız olduğunu yeniden fark ettiğimiz, yıldızların altında şarabımızı paylaştığımız, deniz kenarında anlamsızca denize taş atıp biramızı yudumladığımız, gözlerimin narenciye, nar ve elma bahçelerine doyduğu, ailece mutlu olmanın ne olduğunu anladığımız 3 gün geçirdik.
kısaca yeni döneme başlarken gayet iyi geldi bu tatil. iy ki kaçtık yollara düşmüşüz.

kendimize not:
1. tatil kısaysa haritadaki kahverengi yollara sapmamak lazım.
2. olimpos tarafına gideceksek gölhisar, altınyayla, seki üzerinden finike ve elmalıya ulaşma fikri hiç de mantıklı değil, ya daha önce bi kez gittiğimiz gibi korkutelinden finike tarafına geçmek ya 2φ'nin iddia ettiği gibi sögütten elmalıya giden yola girmek ya da en temizi antalya üzerinden gitmek lazım.
3. altınyayla gerçekten şirin bi yere benziyor. vakit olursa biraz vakit geçirilebilir.
4. çooğğğk para olursa nerede kalacacağımız belli (burda reklamını yapmıcam tabi.)

19 Eylül 2009 Cumartesi

I can't do this all on my own



comedy smart scrubs'ın birinci sezonunu vermeye başladı. daha önce izleyemediğim ilk sezon ilk bölümü bile görme şansım oldu. geçmişe götürdü beni, hem keyifli hem de sıkıntılı ankara günlerine... zavallı bir doktora öğrencisiyken izliyodum scrubs'ı. JD ile özdeşleştirmiştim kendimi. o kadar zavallı hissediyormuşum demek kendimi. hüzünlendim.

eski günler için lazlo bane'den gelsin:

17 Eylül 2009 Perşembe

davulculuk müessesesi


davulcuların hızına şaşıp kalıyorum. hem çalıp hem de son sürat turluyolar galiba sokakları. uyku sersemi olduğumdan mı bilmiyorum ama o kadar hızla ilerliyorlarmış gibi geliyo ki sesleri anlatamam yani.
bu sene en fazla 2-3 kez duydum davulcu sesi (yanlış anlaşılmasın geçmediklerinde değil beniim derin uyumamdan). duyduğumda da önce ne olduğunu anlamıyorum. bu ne sesi olabilir diye düşünüyorum o uykumun sığlıklarında. bi şeylere benzetmeye çalışıyorum. kendimce çok mantıklı benzetmeler yapıyorum filan. ama sonra anlıyorum davulcu olduğunu, dank ediyor: müslüman bi ülkedeyim, ramazandayız, herkesin istediği saatte uyanmak için saaati, cep telefonu alarmı vs. si var ama sahurdan belki 2 saat önce gelen davulcu sesi çok kutsal geliyo millete. davulun sesiyle uyanıp mistik duygular içinde tekrar uykuya dalmaya çalışıyolar, 2 saat sonra kalkılması gereken saat gelince de telefonlarının alarmıyla uyanıyorlar.

ramazandaki bu davul ve davulcu sesini hiç sevmiyorum.

11 Eylül 2009 Cuma

ben sporcunun iri, rüküş ve korkutucu olanını sevmem.






tenis maçına takıldık biraz. serena dan gözümü alamadım desem yeridir. her türlü spor markası emrine amadeyken kortlara nasıl bu kadar rüküş çıkabiliyor anlamış değilim. ürküyorum kendisinden.




uyuz olduğum bi diğeriyse elmacık kemikleri hırstan dışarı fırlamış durumda olan nadal. . izlerken gerginliği, huzursuzluğu bana geçiyo. o yüzden izlemek istemiyorum onu. bi de orasını burasını elleme huyu var ki beni iyce hasta ediyor.



bu dediklerim onların umrunda mı peki? adamlar çatır çatır maçları ve paraları kazanmaya devam ediyo. züğürde çenesi düşer anca.

sonsuz göklerin hür sahipleri gönlüm sizlerledir

sanki dün gibi ama tam 21 yıl olmuş. ben de bu bücürlere eşlik ediyordum sallana sallana. daha dündü, bilemedin 5 sene hadi taş çatlasın 10 sene olmuştur diycem. ama 3 değil 5 değil 7 değil 10 değil tam 21 yıl olmuş bu film çekileli.

ben ne zaman büyüdüm çoluğa çocuğa karıştım yaaaa!

6 Eylül 2009 Pazar

bi delinin blog flütü


iftar yemeğine davetli olduğumu hatırlayıp hışımla kalktım yataktan. saat iftar zamanını geçmiş PuCCa çoktan teraviye gitmişti bile. banyoya girip elimi yüzümü yıkadım. sağ yanağımda yastıktaki kanaviçe çiçeklerinin herbir çarpısı belliydi neredeyse. çarpılar tokat gibi çarptılar yüzüme (bu kadar iğrençleşeceğime ben bile inanamazdım); bu durumu nasıl açıklayacaktım? zaten torpil için bana 4 farklı yoldan ulaşan adaya istediğini yapmamış kendisine ancak yedek kulübesinde yer vermiştim . üstelik sonucu öğrenmek için arayan üslerime de "ramazanda tek sevdiğim şey pidedir, gerisi boş" diyerek, kararlılığımı ve tampon kullanımına karşı sert tavrımı vurgulamaya çalışmıştım. Sanırım biraz komik düşürdüm kendimi, herkes biliyordu Kanada'dan gelen akçaağaç şuruplarını bütün kış bana yeterli olmayacağını. Dahası erik ekşisinin kilosunu (dekanın tüm uyarılarına rağmen litre yerine kilo diyorum ısrarla) fahiş fiyatla satarak enflasyon oluşturan kişinin ben olduğumu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi direk celallenip işkembe çorbasını kafasına geçirmek, makarnaları tek tek burun deliklerine sıkıştırmak benim eğitimli bi insan gibi kendine hakim olmayı öğrenemediğimi, erdoğan kadar yersiz asabiyet sahibi olduğumu tescillemişti. Oysa bi hiçbişey olmamış gibi davranarak hem dışa karşı mutluymuş gibi görünebilir hem de kanserin tüm vücudumu ele geçirmesini kolaylaştırabilirdim. böylece sona giden yolu kısaltmış olurdum.
bu fikir çok hoşuma gitti. artık geceleri mahallenin köpeğinin havlamaları eşliğinde tavanı seyrederek tırsak bekleyişlerim yerini derin, kesintisiz ve rüyasız uykulara bıraktı. Sabah gözümü açar açmaz da yaptığım şey 2 patates soyup kızartmak ve yanına 1 tepsi börek yapıvermek oluyordu.
işte herşey böyle güllük gülistanlıkmış gibi sürdü tamı tamına 9 yıl 11 ay 3 gün. o zamana dek evimin patronu gibi hissediyordum kendimi. tüm davetlere katılıyor, önerilen her projede yer alıyor, çocukları gözüne girmek için ne gerekirse yapıyordum. örneğin max çubuklarındaki puanları onlar için biriktiriyordum. yiyormuş gibi kutularca max alıp puanlarını çıkarıp gerisini çöpe atıyordum. tüm bunları dexter titizliğiyle yaptığımı sanmam en büyük hatamdı belki de. cingöz patronum en başından beri olayların farkında beni gizli gizli izliyor bu zararsız ama salakça oyunuma uzaktan gülüyordu. fark ettiğim an yıkıldım. yıllardır düştüğüm durumu düşünüp utancımdan kahroldum.
ve o gün bu blok flütü üflemeye karar verdim. (dikkat buyrun, çalmak değil üflemek!)

22 Ağustos 2009 Cumartesi

dombili köyden mektup var

son 1 yıl içinde ciddi kilo vererek hamilelikte aldığım kilolardan kurtulmuştum. ama akupunktur + diyetin koruma programını düzenli yürütemedim yani insan gibi azar azar yemeyi beceremedim. dün dr. a uğradığımda beni tartan yardımcı kızdan: "bi buçuk külo almışınız" lafını duyar duymaz yediğim onca yağlı, hamurişi ve tatlı yiyecekler ve içtiklerimden köpekler gibi pişman oldum :(
diyet sonrası 4 ay sabit kalabilmişken 2 ayda 1,5 kilo almışım. ironik olansa benim almamam gerekirken 2 ayda 1,5 kilo alışım, oğlumun ise alması gerekirken ve onca çabaya rağmen 2 ayda sadece 800 gram alışıdır.
boğazı sıkıyor ve taze alınan bi buçuğu en kısa zamanda veriyorum; söz.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

kirmantin mandalin

son 3 yazı mandalina üzerine oldu ama bunu da yazmadan geçemem. sözlükte mandalinaya bakarken bi şey fark ettim. fransızca clementine diye bi mandalina çeşidi var. bizdeki kirmantin heralde bu.
beni heyecanlandıran eternal sunshine of the spotless mind daki klementayn-tencirin biçiminde ortaya çıkan laf oyunu. böyle oyunları fark etmek ne hoş. kimbilir bunu yapan adam ne kadar keyif aldı. adamı görsem bi de ona teşekkür etsem.

oh my darling oh my darling oh my darling clementine

clementine'nin şu bakışı nasıl yürek yakıcı geliyo bana...



clementine demişken film türk olsa joel kelementayna tenciriyn degil satsuma dese amma olurdu ha. ya da kirmantin :)

18 Ağustos 2009 Salı

satsuma

binboa satsumayla yapılan bi kokteylin hastası oldum blog. hem ekşi, hem soğuk tam yaz içeceği. her dakka içesi gelir mi insanın...

aşk bir vişne ye ye kişne

temmuzda didim'de sitedeki parkta enteresan bi durumla karşılaştım. masa ve bank kombinasyonu oturma yerlerinden birinin masasında kırık bi rakı şişesi gördüm. sinirli sinirli söylendim kendi kendime hödük herifler niye burda bıraktınız şişenizi üstelik etraf cam kırığı filan diye. yakınlaşınca gördüm ki kırık 70lik rakı şişesinin keskin yerlerine kan bulaşmış... demek kavga etmişler dedim kendi kendime. biraz daha yaklaşınca gördüğüm manzara daha şaşırtıcıydı (tam gerilim filmi gibi di mi?). masanın üstünde kanlı parmaklarla yazılmış "ÖZGE" yazısı...yazan zat amma aşıkmış demek özge kıza ki bunu yapmış. sanki özge'nin geçme olasılığı olan bi yer. kesin özge gelsin görsün aşkımdan ne hallere düştüm anlasın manasında yaplmış yani.
benim için kimse bunu yapmaz heralde dedim kendi kendime.amma yalnızmışım ya. herşeyi kendi kendime demişim. boşa blog yazmıyoruz demek ki. var bi yerde elli ayaklı insanla paylaşamamak sorunu zaten canım.yani biri öyle adımı yazsın istemem de zaten. arıza bi tip olmalı yazan da. 20 sinde yoktur daha. hayat özge den ibaretmiş baksana. (aşıkları da aşaalarım böyle bazen).
neyse işte. demin aklıma geldi yaziym dedim.

teşekkürlüklerden

bazı insanlar var yaptıkları işle gelip yüreğine dokunabiliyorlar. üstelik sadece senin değil milyonlarca insanın. bu adamlara sanatçı diyorlar işte.
bu insanlara teşekkür etmek istiyorum. bana hissettirdikleri hisler, yaşamdan zevk almamı sağladıkları, kısa süre içince olsa herşeyi unutturup hayatı daha yaşanabilir kıldıkları için. özeniyorum onlara. ne güzel bi şey insanlara böyle güzel şeyler hissettirebilmek.
bu insanlarla öbür dünyada filan bir araya gelmeyi çok isterim. bazıları çoktan göç ettiği için öbür dünya dedim (dünya gözüyle hepsini toplayabilsem evimde ağırlasam misal süper olurdu ama). hani bir çırpıda bu duyguları bana hissettirenlerin hepsini sayamam ama oğuz atay, dolares o'riordan, gaudi, chagall, canetti ilk aklıma gelenler şimdi.
cem adrian da bunlardan. uzun zamandır dinlemediğim bi şarkısıyla karşılaştım demin. aşk ile hep beraber buyrun:

17 Ağustos 2009 Pazartesi

dönüyorum dönüyorum deyip dönemiyodum ama döndüm blog aç kollarını

facebooktaki statüsüne şöyle yazmış bi arkadaş:
Hakk' ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
kelimesine dokunmadan kopi peyst marifetiyle aldım buraya. "Hakk'ın" lafıyla başlamasına kıl oldum biraz ama hoşuma gitti valla ne yalan söyliyim. ne zamandır bi şey yazamıyodum bu yazıyı okuyunca yazasım geldi valla. yani aslında şimdi ne alaka diyorum kendi kendime ama ben yazarsam ya içimdekileri aktarmak isteyip birilerinin ağzına s.çacam (haliyle tabi ne demeye yazıyoruz ki burda) ya da suya sabuna dokunmadan yazacam gibi bi ikilemdeydim. şimdi karar verdim suya sabuna dokuniym dedim. hayatın altını üstünü karıştıriym bakalım neresi daha iyi.
bu arada klavyemde b yi çok zor basıyorum çoğu zaman basamıyorum. dönüp b leri tamamlamaya çalışıyorum. sinir bozucu bişey.
bugünkü yazı ısınma olsun. ısınınca tam gaz giderim sonra belki.

11 Ağustos 2009 Salı

ölü toprağı

n'oluyo? blog dünyasının üstüne ölü toprağı mı serpildi ne? okuduğum bi çok blogda tık tık bi süredir.(istisnalar beni enterese etmez tabee) bende de yazacak çok yazacak derman/vakit vs. yok. yazmayalı köprünün altında bayaa sular aktı. bi ara dönüp arayı kapatıcam blog. söz.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

alatav

alatav eşimin istanbul'da keşfettiği grup. dönüşüm bu türküyle olsun:

23 Temmuz 2009 Perşembe

ayni denize giriyoruz ya ondan herhal

yunanlilardan bi farkimiz olmadigini bi kez daha gordum. tipimiz ayni, hal hareket, konusma, mimik, yeme, icme kulturu, bazi kiroluklarimiz, kotu pis aliskanliklarimiz...
3 gunde gordugum bize benzer manzaralar:
sokakta ayiptir soylemesi cisini yapan adamlar (3 gunde 3 tane gordum hem de gunduz vakitlerinde)
bedensel engelli dilenciler
kirmizi isikta duran arabalarin camini silenler
kafede, restoranda otururken gelip cicek, gece lambasi, porno cd, biblo vs satmaya calisanlar
bickin taksi soforleri
alaturka tuvaletler
nazar boncuklari
musakka (ve daha bi suru patlican yemegi), cacik, pirasa, lokma, uzo gibi bizimle tamamen ayni ya da cok benzer tadlar
yol sorunca el kol hareketleriyle bir kac farkli yoldan tarif edip, hatta onunla da yetinmeyip sizinle yolun kosesine kadar gelen insanlar
sokaklarda surunen komando, bisikletli adam vs gibi oyuncak satan isportacilar
20 m uzakliktaki yaya gecidine gitmeyip trafige aldirmadan gecmeye calisan yayalar
sari yanar yanmaz kornaya basan soforler
veee en sinir oldugum seylerden: yan kesicilik


evet arkadasimin cep telefonunu otobuste kasla goz arasinda yuruttuler. otobuse bindiginde cebindeydi, ayakta gecen 10 dk. otobus yolculugundan sonra indigimizde telefon yoktu. gercekten sinir etti bu durum bizi.
kisacasi hic yabancilik cekmedik evelallah diyor ve bitiriyorum.

21 Temmuz 2009 Salı

Thessalononiki


selanik denilen yer bildigin Izmirmis. sicak ayni sicak, evler, insanlar, binalar benzer. sahil kenari sanki alsancak. daha once transit gecip hicbi sey gorememistim, ama bu geliste oldukca begendim. atanin evine gittik ama kapanmisti. sonraki gunler bakicaz. aksam sahilde biramizi icip sohbet ettik arkadasimla. sapsalliklarimiza gulup, gelecek planlari yaptik, projelerimizi konustuk. kongre? o da fena degil. dun sunumumu yaptim. iyi gecti. ilk gun sunum zaten en iyisi bence. sonra bi rahat oluyosun.
iste budur durum.

selanik muhabiriniz bildirmeye devam edecek.

19 Temmuz 2009 Pazar

istanbul

istanbul'dayım. transit geçicem burdan. aslında bugün yazma niyetlisi değildim. ama afet'e ce-e diyim dedim. kendine iyi baksın arkadaşım. hersey güzelleşecek.
kahvaltıya bekleniyorum blog. görüşürüz.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

I am the passenger

yine düşüyorum yollara. bu kez daha uzağa. oğluşumdan ayrı yaklaşık bir hafta uzaklarda olucam. ondan ilk kez bu kadar uzak olucam... annesi babası olmadan geçireceği en uzun süre şu ana kadar...
ardından oğluşu alıp yakınlara gideceğiz.
belki arada bi yerlerde yazarım blog. kendine iyi bak.



I am the passenger
and I ride and I ride

16 Temmuz 2009 Perşembe

zamlar zamlara, zamlar zamlara karışır.

dün akaryakıta da zam gelmiş. ey ekonomistler, bütçe açığını kapatmak için başka çözüm bulunamaz mı? ne kadar zam almıştık ki zaten. kaşıkla verip kazanla geri alma gibi oldu artık bu iş.

Les Jours Tristes


bayıldığım bir şarkıyı sözsüz olarak koymuş afet-i devran bugünkü yazısında. sözleri de beni gaza getirmiştir çoğu zaman. ben de sözlerini de yazayım, bizim etkileşimli yazışmalar devam etsin yine :)

It's hard, hard not to sit on your hands
And bury your head in the sand
Hard not to make other plans
and claim that you've done all you can all along
And life must go on

It's hard, hard to stand up for what's right
And bring home the bacon each night
Hard not to break down and cry
When every idea that you've tried has been wrong
But you must go on

It's hard but you know it's worth the fight
'cause you know you've got the truth on your side
When the accusations fly, hold tight
Don't be afraid of what they'll say
Who cares what cowards think, anyway
They will understand one day, one day

It's hard, hard when you're here all alone
And everyone else has gone home
Harder to know right from wrong
When all objectivity's gone
And it's gone
But you still carry on

'cause you, you are the only one left
And you've got to clean up this mess
You know you'll end up like the rest
Bitter and twisted, unless
You stay strong and you carry on


It's hard but you know it's worth the fight
'cause you know you've got the truth on your side
When the accusations fly, hold tight
And don't be afraid of what they'll say
Who cares what cowards think, anyway
They will understand one day, one day.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

bu ne enflasyon oranı, bu ne zam!!!

görev pasaportu için yaklaşık 1 ay öncesinden beri emniyetin kapısını 3 kez aşındırmış olmama rağmen, ancak 15 temmuzda alabilirsin diye geri çevriliyorum. ve 14 temmuz akşamı şu ZAMMMMMMMM haberini duyuyorum. zam ki ne zam. yüzde 50; yarısı kadar zam yani. iki pasaporta 180 ödemek yerine 270 ödedim. bu parayla oğluşuma da alabilirdik pasaport.
niye açıklanan enflasyon oranının bilmem kaç katı zam yapılıyor. aynı yılda 2. zam niye? offf offf.

gusura galma bacım, yaptık bi yamuk!

http://www.ntvmsnbc.com/id/24983407/

kurtçuklar'ın özründen daha anlamlı olan güvercin elli kadının onlara CD hediye etmesidir. ben demiştim di mi müzikle tedavi lazım bunlara diye. CD nin kapağında "cemaatlerinizde 1 ay süreyle günde en az 16 saat dinleyiniz. ayın sonunda başka CD gönderilecektir" yazmaktaymış.
bakalım arınmaları ne kadar sürecek.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

yuh artık be!!!!

yazıp silip durdum yazdığım giriş cümlesini. nasıl desem ne desem bilemedim, günay'ın bile "ilkel yaratıklar" dediği solucanlara.
hiçbirinizde mi akıl yok, hepiniz mi koyunsunuz, bu kadar mı safsınız (olabilecek en hafif kelimeleri bulmaya çalışırken zorlanıyorum gerçekten).
onlara haykırmak istiyorum:
1. oranın kutsal mekan olduğunu nerenizden uydurdunuz?
2. sizce orda ilk kez mi alkollü içecek içiliyor? sarayken de müzeyken de kimbilir kaç metreküp alkol tüketilmiştir şimdiye kadar.
3. tüm bunlarla idil biret'i suçlamak niye? bu tip olayların organizasyon meselesi olduğundan haberiniz yok mu kardeşim? o mu gitti şarap firmasına gelin sponsor olun diye yalvardı? (hayır öyle bile olsa size ayrıca). o naif, kibar, alçakgönüllü kadını bi kez dinleseniz, konuşmasını, oturup kalkmasını görseniz belki melek diye nitelendireceksiniz ama nerde sizde düşünüp, sorgulayaıp, tanıyıp, öğrenip akıllıca hareket etmek. birileri idil biret'i hedef gösterdi; tamam. kim olduğunun önemi yok. yarın biri ananızı hedef gösterse onu da sorgulamazsınız siz.
4. zina ne iş? zinanın kralı o mekan sarayken yapılıyodu büyük olasılıkla.

başları olacak mavili kin nefret saçan bakışlı kuklaya baktıkça insanlık adına üzülüyorum, utanıyorum...hepsinin müzikle tedavi edilmesi gerektiğini düşünüyorum. hepsine yıllarca idil biret dinletilmeli. o kin, nefret, öfke dolu ruhları arınır da yüzlerine nur iner belki.

5 Temmuz 2009 Pazar

Microsoft Office’in bilmişlikleri

Yuvamdan uzakta biraz tatil, biraz çalışma, biraz dinlenme, biraz oğluşumla oynama tadında günler geçiriyorum. İnternetten uzağım. Dizüstüm yanımda yanımda olmasına ama internet erişimimim yok. Boş bir word belgesi açıp blog yazılarımı gün be gün yazıyım tatil dönüşü aktarırım dedim ve başladım yazmaya. Bu blogda konuşma diliyle yazıyorum. Normalde önem verdiğim noktadan sonra büyük harfle başlanır gibi bazı imla kurallarına fazla kulak asmıyorum (de’leri ayr/bitişik yazma gibi anlamı değiştiren şeylere elbette dikkat ediyorum). Ama word izin vermiyor benim kendi tarzımda yazmama. Bi cümleye başlıyorum ilk kelimeyi yazmayı bitirdiğimde bakıyorum ilk harfi büyütmüş hemen. Sana ne kardeşim!!! Sen yanlış olduğunu düşünüyorsan beni uyar, altını çiz bi şey yap. Ben karar vereyim doğru mu yanlış mı olduğuna.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Böyle Biter Senin Marşın

Hastalıklı olduğunu düşündüğüm bir yanım var (Aslında bi çok yanım var ama bu yazımda bunlardan birinden söz edicem). Uzun yola çıkarken sanki o yolculukta ölecekmişim hissi oluyo her seferinde. Kendimi ikna etmeye çalışıyorum öyle olmadığına. “Geçen sefer de aynı his vardı ama noldu sapasağlam buradayım. Demek ki bu duygu gerçek değil” gibilerinden kendi kendime terapiler yapıyorum ama ya bu sefer gerçek olursa diye bi iç ses duyuyorum hemen ardından. Ya ne cins bi duygudur bu yıllardır peşimi bırakmadı gitti. Küçüklükten beri büyüklerimden duyduğum “ölüm var zulüm var, yola çıkmadan evi sanki dönmeyecekmiş gibi toplayalım, yola çıkmadan helalleşelim” vs. sözlerin etkisindeyim sanırım. Aslında bu duyguyu abartmadan yaşadığın sürece bir problem yok galiba. Şu sıralar sık olmasa da sık sık yolculuk yapan bir insanım aslında ama bu yolculuk fobisi geçmedi gitti. Yine yola çıktım sabahın köründe, dünden beri aklımdaki bu hastalıklı düşüncelerle. Sağ salim vardık hedefe. Bakalım dönüş nasıl olacakkkkkkkkkkk:)
[günün fon müziği dumanlı "toprak olur gider naşın, ardından ağlaşın"]

atta

atta gidiyorum. 9 gün yokum buralarda.
hadi baş baş.

2 Temmuz 2009 Perşembe

hayat ne bayat

sıkım sıkım sıkıldım. acayip sıkıcı bi insan oldum. kendimden bile sıkılmaya başladım.
okul kapandı ama tatil olmadı gitti bana. ne evdeki ne okuldaki işleri rayına oturtabildim. yavru kuşumla istediğim gibi ilgilenememek de cabası. eskiden gece filan çalışırdım adam gibi. şimdi tavuksu bi yaşam tarzına doğru kayış içindeyim. akşam 9 olduğumu koltukta uyumaya başlıyorum. saat 10 yatağa kon olayını çoktan geçtim yani.
offf...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

lost lost diye nice nicesine sarıldım sine sarıldım

tnt lostu baştan vermeye başlamış. geçen gün 1. sezon ilk bölümü izledim. güya yapımcılar tüm soruların yanıtlarının % 70 i bu bölümde demişler. ben hiç bi soruya yanıt bulamadım şahsen. hatta yeni yeni sorular geldi aklıma.
şu ana kadar gösterilen tüm bölümleri izleyince daha bi şüpheyle bakıyo insan tabi. mesela sanki jack adaya ilk kez düşmüş gibi görünmedi gözüme. soğukkanlı hareketleri dr olmasından mı yoksa daha önceki gelişlerini hatırlamasından mı bilemedim. hatta uçağın düşeceği sırada rose'u sakinleştirmeye çalışan sözlerini filan yadırgadım.
bi de vincent acayip kıllandırdı bu izleyişte. ilk izlediğimde aman ne cici köpüşmüş filan dediğim hayvan sinsi sinsi bakıyomuş gibi geldi. sanki bir şeyler biliyomuş gibi bakıyo. jeykıbın ya da jeykıbın rakibi sakallı adamın ruhu vincentin içine girmiş olmasın diye düşünüyo insan. bi alakası var mı bilemiyorum ama jeykıbın kulübesinde bi kuçu kuçu resmi vardı son sezonda.
bu ilk bölümün beni en çok geren sahnesi ne uçağın düşüşü, ne uçak enkazının yıkılırken claire'in göbişine düşeceği korkusu, ne pilotun bilinmeyen bi şey tarafından kan revan içinde bırakılması, ne gaipten gelen sesler. en çok gerildiğim an john locke'ın kate'e bakıp gülümsemesi ve ağzını açınca turuncu bi şey çıkması. insan birden canavara dönüeceğini sanıyo. ağzındakinin meyve olduğunu anlayana kadar tırsıyor. john lock'ın cins bi adam olduğu sinyallerini orda vermiş adamlar.

denk getirirsem tüm bölümleri baştan izleyip üstünden geçmeyi düşünüyorum. yeni yorumlarla karşınızda olucam efenim.

28 Haziran 2009 Pazar

ana mını seveyim, yine beni gurez (?)

söyleyeceğim abartı, uydurma vs gelebilir. ben de inanmazdım belki ama gerçek bir olay demekle yetineyim (gereksiz yemin etmiyim ki inandırıcılığını yitirmesin. bu parantez anlatacağımın uydurmasyonmuş gibi görünme durumunu iyice pekiştirdi sanki. neyse...)
şu an tüm tv kanallarında, internette, gazetelerde filan bol bol micheal jackson'dan bahsediliyor. bu kadar yoğun anılmamıştır herhalde en zirvede olduğu zamanlarda bile. rahmetliyi bu kadar sık görünce aklıma onunla ilgili bir anı geldi. sene 93-94 filandı sanıyorum. bi ahbabın henüz ilkokul çağına gelmemiş çocuğu ablasına "abla ana mını seveyim yine beni gurez"i açsana, hadi onu dinleyelim" tarzı isteklerde bulunur. ablası anlayamaz hangi şarkıdan bahsettiğini. o zaman CD, mp3 filan yok. anca kaset, kasetçalar, radyo, walkmen, tv vasıtasıyla müzik dinleniyor. ablanın son zamanlarda en çok dinlediği şey rahmetlinin yeni kaseti. tüm kaseti dinleyip çocuğun kastettiği şarkıyı buluyor abla. rahmetlinin "All i wanna say is that
They don't really care about us" deyişini çocuk "ana mını seveyim, yine beni gurez" olarak algılıyor!!!
insanın pes, yuh diyesi geliyor bu yanlış anlamaya ama çocuktur deyip geçmek lazım. ablası uydurdu desem herhalde uydursa daha güzelini uydururdu diye düşünüyorum.

neyse bu da böyle bi anımdı işte.

27 Haziran 2009 Cumartesi

arkanızdayım gönen mustafa uşdu liseli gençler, yolunuz açık ola!!!

trt'deki genç mikrofon yarışmasına takılıyoruz 2 bölümdür. oldukça başarılı gruplar var. benim yürekten desteklediğim grup gönen mustafa uşdu lisesi grubu. solisti, orkestrası daha güçlü gruplar var aslında. ama grup çok hoşuma gitti benim. ilçeden çıkıp gelmişler, solistleri esra son derece doğal bi güzelliğe sahip ve bir o kadar doğal bi var. özel lise ve güzel sanatlar lisesi öğrencileriyle yarışmaları, biraz utangaç da olsa çalıp söylemeleri bile takdir edilesi bi durum bence.
geçen bölüm yani benim ilk izlediğim bölümde tüm gruplar türküleri yorumladılar. ilk kez duyduğum bi türküyü yorumladı gönenli gençler. esranın sesine de pek yakışmıştı bu türkü:

Link: Gönen Mustafa Usdu Lisesi Zeytinden Asimisin




grubun "sil baştan" yorumunu izledim internetten. bu da gayet başarılı bence. umarım hedefinize ulaşırsınız gençler. ileriki yıllarda sizi profesyonel olarak müzikle uğraşırken izlemek isterim doğrusu.

Link: Gönen Mustafa Usdu Lisesi vertigo sil bastan

23 Haziran 2009 Salı

doğum

dün gece rüyamda normal doğumla bir bebecik dünyaya getirdim. yapanlar bilirler süper bi şey doğum yapmak. sancı kısmı zor doğma kısmı oldukça kolay geçen bir doğumdu.
üretken bir döneme gireceğime yoruyorum ben bu rüyayı. öyle yormak istiyorum yani. bi sürü yarım iş, hem tamamlanması gereken hem de yeni başlanacak projeler var önümde. bi terslik olmazsa 2009 içinde girilecek önemli bir sınavım da var. tüm bunların altından alnımın akıyla çıarım umarım. rüyadan uyandığımdaki gibi mutlu olmak istiyorum 2010 a girerken.

if it doesn't work like this, I'll try another way

20 Haziran 2009 Cumartesi

gelin kaynana mevzusu




bin yılların konusuna değinmek istiyorum bugün. bu bin yılların ama konusu her devirde, insan toplumlarının gelişimiyle birlikte şekil değiştiriyor elbette. bunun yanısıra aynı devirde aynı şehirde/mahallede/ailede bile bireylerin özelliklerine göre bile değişiklik gösterebiliyor.
tüm insan ilişkileri gibi öncelikle gelin ve kaynananın özellikleri ilişkinin şeklini belirliyor. ama genellikle hep sorunlu bir ilişkiye sahip olarak akla geliyor bu ikili. kötü ilişkiye örnek mi vereceksiniz; ilk olarak kedi-köpekten bahsediyosunuz, aklınıza gelen ikinci örnekse gelin-kaynana oluyor.
ben gelin lafından da kaynana lafından da nefret ediyorum. kendisi yokken(gıyabında dememek için bu kelimeleri kullandım) eşimin annesinden bahsederken f.annem hiç olmadı kayınvaldem diyorum. kaynana çok kıl bi kelime çünkü bence. kaynana deyince şişman, elinde merdanesi, üzerinde mutfak önlüğü olan, sinirli, her an merdaneyi kafanıza indirmeye hazır, geçimsiz, çaçaron bi kadın geliyor gözümün önüne(düşünün ne biçim kaynana masallarıyla büyümüşüm). o yüzden kaynana kelimesini kullanmıyorum. kendisine hitap ederken de anne ve sen kelimelerini kullanıyorum. f. hanım ve siz gibi hitap tarzlarını kullanacak kadar asil(!) bi dumurumuz yok zaten.
neyse şimdi benim sevgili kayınvaldemle bi sorunum yok, ama çok yakında değiliz yani sağlam paylaşımlarımız da yok. bunun sebebinin de kuşak farkından kaynaklandığını düşünüyorum. yani kendi annemle paylaşımlarımın derecesi neyse f.annemle paylaşımlarımızın derecesi de o aşağı yukarı. sanırım onun kendi kızıyla paylaşımlarının derecesi de anca benimle olan paylaşımları kadar. yani ne çok sıkı fıkı ne de uzak ve soğuk. bence olması gerektiği gibi yani.
kadın dayanışması ruhunu yaşatmak istediğinden mi yoksa tarafımdan artı puan almak arzusundan mı bilmiyorum ama misal eşimle bi anlaşmazlığa vardığımızda benim tarafımda yer alan bi insan kendisi. bu tip davranışlarını özellikle takdir ediyordum . ancak bu benim tarafımda olma meselesi biraz tuhaf boyutlara geçmeye başladı. (zaten yukarıda bahsettiğim gibi güllük gülistanlık olsa ortalık neden bu kadar uzun uzun yazayım di mi? onlar giriş cümleleriymiş demek.) yanımda eşimin olumsuz özelliklerinden filan bahsediyor. bu özellikler ya benim önemsemediğim hatta görmediğim şeyler, ya da gördüğüm ama benim farklı değerlendirdiğim özellikler. bak kızım ben oğlumun bu özelliklerine kılım bu konularda hır çıkarabilirsin kendini düzeltsin ben senin yanındayım mesajımı bu? öyleyse ne gerek var. kötü bi gözle bakarsan da sanki aramızı bozmaya çalışıyor gibi. her şekilde uyuz olmaya başladım bu muhabbetlerine. muhabbetleri dedim ama bugüne dek 2 kez oldu zaten ama hoşuma gitmedi. özellikle benim şaşırıp tepkisiz kalmam hoşuma gitmedi. ne diyeceğimi bilemiyorum. çünkü niyetini tam olarak anlayamıyorum, yanlış tepki vermeyi istemiyorum. bi süre sonra belli olacaktır durum ve benim vereceğim tepkiler ama o zaman gelene dek huzursuz olucam sanırım.

14 Haziran 2009 Pazar

bir öss daha geçti

bugün öss de otururken bir kez daha anladım ki, bu memleketin en önemli sorunu ne sağlık, ne eğitim, ne de ekonomi. en önemli sorunumuz; nüfus. ekonominin, sağlık sisteminin, eğitimin sorunlarının bi çoğu bu kadar kalabalık olmamızdan kaynaklanıyor. o kadar kalabalığız ki hiç bi şeyi adam gibi yapamıyoruz. o kadar kalabalığız ki, her isteyene üniversite eğitimi veremiyoruz. bi seçme yapmamız gerekiyor. başka çare bulamıyoruz. bu seçme işi nice insana ekmek kapısına dönüşüyor; dershaneler, özel dersler öyle sağlam bi sektör ki artık, çocuğun gittiği okuldan daha önemli olabiliyor çoğu zaman. tabi bu durum aile ekonomisini alt üst ediyor.
neyse efenim burada bunca yıldır sınav ortamlarında bizzat bulunmuş bi kişi olarak sınava girenlerin profilinden bahsetmek istiyorum. sınava girenlere ösym terminolojisinde "üniversite adayı" adı veriliyor. işbu yazıda kendilerinden aday olarak bahsedilecektir.
adayları tiplerine göre bir kaç grupta toplayabiliriz:

beslenmeye gelenler:
boğazına düşkün bu adaylar yanlarında bolca çikolata, şeker, bisküvi, kola vb. yiyecek içeçek getirirler. hatta bazıları anneciğinin sabah haşladığı yumurta ve patatesi kapıda güvenlikte bırakmak zorunda olduğundan binanın kantinine uğrayıp bi karışık tost yaptırmak zorunda kalmıştır. bu davranışın arkasında "benim miğdem kaynıyo da", "şekerim düşünce bi tane atiym dedim", "çikolata kafa çalıştırıyormuş" gibi türlü gerekçeler yatmaktadır. bu tiplerin beceriklilerinin içlerinden "keşke sınava piknik tüpü sokabilseydik. bi menemen bilemedin bi omlet yapıp yiyebilseydim" diye geçirdiklerini düşünmekteyim.

salınmaya, etrafı süzmeye gelenler:
bu adaylar genellikle diğer adaylar salona çoktan girmiş, yerlerine oturup, cevap kağıdına adını soyadını yazıp imzasını atmış sınav süresinin başlamasını beklemekteyken salına salına gelirler. bazıları yerine oturunca sınava giriş belgesini dışarda beklemekte olan ana babasında unuttuğunu fark edip aşağıya inme talebinde bulunur. en temel özellikleri sınav boyunca sık sık sınav salonunu, görevlileri, diğer adayların neler giydiklerini filan süzmeleridir. sınav çıkışı "yani var yaaa bu seneki sorular kadar kazığını görmedim" şeklinde beyanatları olur. sınava en az üçüncü kez girmekte olduklarından bu tarz geçmiş senelerin sorularıyla karşılaştırma cümlelerinin onların ağzından çıkması pek yadırganmaz. ancak bu gibi cümleleri ilk girdikleri sene de sarf ettiklerinden bu adayları yakinen tanıyanlar bu cümlenin deneyimden kaynaklanmadıının farkındadır. bu adayların sınavı en az 3 kez deneyimlemiş olmalarının kendilerince çok haklı bir takım sebepleri vardır:
(a) kaydırma yapma: (insan her sene mi kaydırır arkadaş?) gaydırı gupbak cemile tipli bu adaylar sağa sola fazlaca bakınıp dikkatlerini sınav kağıdına veremediklerinden mi yoksa soruları atlaya atlaya okuyup sırayla çözmediklerinden midir bilinmez her sene kaydırma yaparlar.
(b) puanların yükselmesi (ya da katsayıların düşmesi):
bu birbirleriyle ters ilişkili iki şey bu işten pek anlamayan ebeveyn sahibi adaylar için bulunmaz mazerettir. hiç bir mantıksal temele dayanmayan bu iddia sadece olayı idrak edememiş kişilere anlatılır. hatta "anne tilbenur'u biliyosun, ne kadar çok çalışıyodu ama o da kazanamadı katsayılar yükselinceea" gibi çeşitli örneklerle pekiştirilerek ebeveyninin iyice ikna olması sağlarlar. eğer aday kendisi de olayı pek idrak edememişse bu lafa yürekten inanır. "nalet olsun şu katsayılara yahut puanların yükselişine" diyerek başını duvarlara vurur. başından aldığı darbeler bir sonraki sene puanların yükseldiği sanrısını kuvvetlendirecektir. Oysa ki işin özü nedir? Her sene x kişi mi üniversiteyi kazanıyor? önemli olan o x kişiden biri olabilmek yani en yüksek puanı alan ve en doğru tercihi yapan x kişiden biri olmaktır mesele. puanlar düşse de sayı x tir, yükselse de x tir. aynı şekilde katsayılar kaç olursa olsun bu sayı x tir. değişmez.

odaklanıp efendi gibi soruları cevaplayanlar:
genellikle yepyeni silgi kalemtraş kalem ya da sınav kalemi denen ucu kütük gibi olan kalemlerden getirirler. dikkatli gözler bu adayların silginin ambalajını sınav salonunda açtıklarına tanık olabilirler. bu adaylar sınav boyu başını kaldırmadan kitapçığın içinde kaybolur giderler. kimileri tırnak, şeytan tırnağı, parmakların ölü derileri, silginin kağıdı, kalem arkası vs. kemirir. bazıları sınavdan "kesin bilkent bilgisayara burslu giriyorum" ya da "odtü mimarlıktayım", "boğaziçi endüstri müh.e kapağı attım" şeklinde güle oynaya çıkar. çok emin olamayan bazılarıysa "bilemiyorum ki yaptım ama hacettepe ingilizce tıp gelmezse türkçesi gelir heralde" gibi ikircikli açıklamalar yapar. bunların geleceğin başarılı kadın ve erkekleri arasında yer alacağını, memleketin bu evlatlar sayesinde ilerleyeceğini düşünürsünüz. gidip bu gençlerin alınlarından öpesiniz gelir. fakat bu kesimde bazıları vardır ki gözlerinden hırs parlamaları geçer, başarma isteği son derece bencil duygularla törpülenmiş, "burda olmazsa bi şekilde birilerinin ayağını kaydırırım" temalı düşünceleri de barındırabileceklerini düşünür ürkersiniz.

oflayıp puflamaya gelenler:
feleğin sillesini sadece kendisinin yediğini düşünen adaylardır. bu memlekette yıllardır tüm gençlerin bu sınava tabi olduğu gerçeğini kabul edememiş, içindeki isyanla kendi kendini yiyip bitirmiş ya da bitirecek çocuklardır bunlar. -yanlış anlaşılmasın öğrenilmiş çaresizlikle herşeye boyun eğilsin, herşey kabul edilip herkese el pençe divan durulsun diyenlerden değilim. amma velakin insan olaylara zekice bakmalı, kurtlar sofrasında hayatını nasıl idame ettirmek için mücadele edebilmelidir kanımca.- neyse efendim bu adaylar her sayfa çevirişlerinde, her yeni soru okuyuşlarında, saate her bakışlarına oflayıp puflarlar. kibar olanlarıysa üfleyip püflerler. bıkmışlık, çaresizlik, isyan ve karamsarlık dolu bakışlarını görünce hayatlarının hiçbir aşamasında mutlu olamayacakları hissine kapılırsınız. piyango vursa bile mutlu olamacayağını düşünüp hüzünlenirsiniz.

kelli felli babam yaşında tipler:
bi sürü sebebi vardır bu amca ya da teyzelerin sınava girmesinin; örneğin evladıyla aynı sene sınava girip o psikolojiyi paylaşmış görünme gibi. empati duygusu fazla gelişmemiş bireyler için en azından böylesi fiziksel bir analoji elbette takdir edilesidir. ama evladın yaşadığını ana baba sınava girince yaşamış olur mu sizce? zaten iş güç sahibi evli barklı insan olan ana babanın kaybedeceği ne vardır ki? kaybetme korkusu olmadığı sürece evladın yaşadıklarını anlamakta pek mümkün olmayacaktır. sınav sabahı evdeki trafik ve gerginliği artırmaktan başka hiç bi işe yaramaz yaptıkları. bu kategorideki adayların iddia sonucu sınava girenleri de vardır. onun dışında gerçekten azmedip 50sinden sonra açık öğretim de olsa okumak isteyen kesim vardır ki onlara gülmeniz mi ağlamanız mı gerekir bilemezsiniz. bunlar hayatlarında çoktan seçmeli bir sınava girmemiş hatta bırakın doldurmayı optik form görmemiş insanlardır. [Örneğin teyzeciğimin sınava(öss değil ehliyet sınavıydı ama) günler kala sınavdaki optik formda seçenekleri karalayarak işaretleme yapacağını öğrenmesi hayatının en önemli gelişmelerinden biri olmuştu. zavallım sınavda evde kendi kendine çalışırken yaptığı gibi boş bir kağıda 1-a 2-c 3-e gibi yazacağını sanmaktaydı.]

ana kuzuları:
bu tip adaylar minimum 17 yaşında da olsa, salona girince yerine oturmadan pencereye koşup aşağıda bekleyen anneciğine el sallar, yerine oturunca babanneciğinin okuduğu pirinci bi kaç damla suyla mideye indirirler. onlara anne şefkati veresiniz gelir, sınav süresince gidip bi kaç kez saçlarını okşarsanız 5 ila 15 arası daha yüksek puan almalarını sağlayabilirsiniz.

sanırım bi kaç kategori daha oluşturulabilir aday profilleri için ama bu senelik en azından şimdilik bu kadarı yetiversin deyip işime dönmek istiyorum. hatta önümüzde kpss var. kpss'nin daha zengin aday profiline sahip olduğu düşünülürse temmuzda bu konuya tekrar döneriz diyorum, öpüyorum.

11 Haziran 2009 Perşembe

pet sosayiti

feysbukta pet sosayiti diye bi nane çıkmış. kardeşim övdü de övdü geçen gün. hassas bi döneminde diye konuyu değiştirmeden saatlerce dinledim. neleri içerdiğini, ortak tanıdıklarımızın pet society deki statülerini, onun ilk olarak nasıl bu işe bulaştığını, hayvanının tipinin, giysilerinin vb nasıl olduğunu...
hemen beni de dahil etti bu saadet zincirine. hayvan köyünün muhtarından bi mektup geldi hemen, ardından biraz para, biraz ödül filan. sonra bi de daha önce anlattıklarını tek tek gösterdi:)birilerinin evine gidip sarıldık, öptük, şaka yaptık, tv izledik. benim hayvanımı(ki adını sucuk koydum) yıkadık, doyurduk, gezdirdik vs.
bu yazdıklarım uygulamayı bilmiyorsanız anlamsız gelebilir. kısaca gelişmiş bir sanal bebek bahsettiğim. işin gücün, okuyacak kitabın, izleyecek filmin, okuyacak blogun yoksa girip kendini kaybedebilirsin.
arkadaş listemdeki ne okumuş yazmış adamlar üşenmemiş kendilerine bi hayvan yapıp pinky, boncuk, hikirik, vs isimler koymuşlar. özenip bezenip hayvanatların evleri süslemişler, bahçelerine fide dikmişler, ödül alabilmek için bilmemkaç kez frizbi kapmışlar, uyduruk ödüllerini sıralamak için raflar satın almışlar, rafların uyacağı duvar kağıtları ayarlamışlar, vs.
2 gündür birer kez girip baktım ben de. bulaşıcı mıdır nedir? bırakın yukarıda saydıklarımı yapmayı onları yazmak için bile harcadığım zamana acıyorum aslında. ama böyle bir durum var ey okuyucu seni uyarmak isterim. bu aleme giren nice genç beyin, mürekkep yalamış kişi kendini kaybetmiş huzuru burda bulduğunu sanmış. dikkat et kendini koru, vaktini böyle şeylerle çar çur etme demek isterim.
yazdıklarımın nasihatten çok hayat deneyimi olarak görülmesi dileğiyle gözlerinden öptüm :)

10 Haziran 2009 Çarşamba

ya ya ya şa şa şa afet-i devran çok yaşa

elaleme kızardım eskiden "ay çok işim var, vay çok işim var" diye dolananlar elalem dediğim. "off çok işim var sendromu/tribi" olarak görürdüm onların bu halini. oturur adam gibi planlarsan hayatını herşey zaman ayırabilirsin sanırdım. şimdi n'oldu? ben o pozisyona düştüm işte... zamanında empati kuramadığım insanları anlar oldum.

yazamadım nicedir. burdur'da takılıp kalmışım gibi olmuş. oysa burdur'dan geldik arada bi sürü olay oldu, hatta ankara'ya gidip arkadaşımın düğününde zeybek oynamışlığım bile var. ama iki satır yazamadım işte.
yalnız daha yazacağım da yoktu ama sevgili izleyicim afet-i devran nerelerde olduğumu sorunca bi onore oldum, birden kendime geldim. yahu benim 1 tanecik de olsa izleyicim var. merak da ediyor benden ses gelmeyince, niyçün yazmıyorum dedim kendi kendime. bundan sonra düzenli yazmaya çalışacağım söz.

sağlımız yerinde hamdolsun. biraz yaz sıcağı biraz biriken işler filan derken ihmal etmişiz buraları, özür.

22 Mayıs 2009 Cuma

burdur yolcuları kalmasın.

burdur'a gidiyorum yarın sabahın ilk ışıklarıyla. gardner amcamı görmeye. gerçekten gelecek mi? çok emin değilim ama yollara düşücem yine de.

19 Mayıs 2009 Salı

what lies in the shadow of the statue?

her bölümün/sezonun sonunda olduğu gibi cevap verilen soru sayısı ortaya çıkan soru sayısından daha fazla oldu yine. bi sürü anlamadığım şey var, bazıları benim mallığımdan olabilir tabi ki ama yapımcıların en başından beri amacı da bu zaten. izlemeyenler okumasın diycem, blogu 1 kişi okuyo sadece, onun izlediğini biliyorum. sorularımı ifade etmem de bi sakınca yok demektir. bu soruları önce ekşi sözlükte yazacaktım orada hoş bi sinerji oluşabiliyor ama lost başlığı altında sayfalar dolusu entry var. baktım eskilerin hepsini okuyacak takatim yok. tekrara düşme kaygısıyla buraya karalayım dedim:

en temel sorum: iyi adam kim, yakup abi mi yoksa öbür abi mi? yakup'un zamanında gidip kahramanlarımıza dokunmuşluğu var. bi de kardeşim olsun(!) yakışıklı buldum kendisini. ordan bi kanım kaynadı açıkçası. hele kate'nin burnuna dokunup "be good katie" deyişini kıskanmadım desem yalan olur. (ama bu durum kate dengesizinde işe yaramış mı? ı-ıhhh. nitekim adaya bileklerinde kelepçelerle düştü. yakup amcasının lafı bi kulağından girmiş bi kulağından çıkmış anlaşılan.) neyse efenim bi taraftan yakup iyi adamdır gibi geliyo amma velakin son bölümün en başındaki yakup abiyle öbür abi (adını bilmiyorum, geçti mi farkında da değilim) arasında geçen diyalogu tekrar izleyince öbür abiyi daha samimi buldum. bi derdi var abinin. adaya gelmesinler yakıp yıkmasınlar istiyo ama yakup onu pek sallamayan serseri modunda. bi de yakup sayid’in biricik nadya’sının ölümüne sebep oldu ya. acayip kıl oldum o harekete. yani kanımca sanki yakup’un kötü adam olması daha olası. tabi iyi adam kötü adam varsa. sonra çıkıp her şey siyah beyaz mı kardeşim ikisinin de iyi tarafı da var kötü tarafı da diyebilirler. lost bu çünkü.

bu sezonda ortaya çıkan başka bir soru da sevgili daniel faraday kardeşimizin soyadı. öğrendik ki daniel penny'nin baba bir ana ayrı kardeşi ve hatta eniştesi de desmond brada. beş parmağın beşi bir değil demişler, yetiştirilme biçimleri çok farklı olduğundan penny ile dan arasında dağlar var. birinin piyano çalması bile yasak varsa yoksa bilim. diğerinin gençliğini bilmiyoruz ama sonunda çulsuz desmond brada ile birlikte denizlere yelken açıyor. neyse... merak ettiğim babanın soyadı widmore annenin soyadı hawking. daniel kardeşimizin soyadı niye faraday??? son sezonda çocukluğuna gidip bu soru cevaplanacak mı? yoksa yapımcılar "the island told us" diye geçiştirecekler mi? bi de anası, babası, tanımadığı kızkardeşi hatta desmond eniştesigil aksanlı konuşurken dan kardeşim nasıl oluyorda aksansız konuşuyor?

desmond brada ve penny'den bahsedince aklıma geldi. bu aşklarıyla bizi ağlatan çift aşklarının meyvesine çarli ismini vermişler. sanırım ilk kez benjamin penny'i öldürmeye gelince duyduk. babasıyla bir ilişkilerinin olmadığını ifade etti hatta orada penny. o zaman charles'in charlie'si değil bu charlie. demek ölümüne dakikalar kala avcuna "not penny's boat" yazan hobbit çarli'den dolayı bu ismi vermişler. (türk tv yıldızı maymun çarlinin adını verecek halleri yok heralde).
daha soru çok. kısa kısa yaziym:
loophole denen şey ne? neden öbür abi eline bıçak/tabanca/tüfek/taş alıp direk öldüremiyor yakup'u?
yakup'un kulübesindeki köpek resmi vincent mı?
çok merak ettiğim şeylerden biri miles'a amerikada 3.2 milyon dolar teklif eden ve ajira uçağında da yer alan korkunç tipli adam kim? amacı ne?

daha sorumlarım var. yazacak durumum yok şu an. bi daha izliyim de sonra yazayım bari. belki cevapları bulurum. ya da yeni sorularım olur :)))

17 Mayıs 2009 Pazar

they're coming!!!

offf diyorum şimdilik...sorularımla geri dönücem.
aşağıdaki video 6. sezona ilişkin acayip spoiler içeriyor. izlemeden önce bi kez daha düşünün.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

huzurrrrrr

cumartesi oğluşum kuşluk uykusundan yeni uyandığında daha uyku mahmurluğunu atmadan kollarıma aldım. o mahmurlukla uslu uslu durdu kollarımda. sevilmeyi, sarılmayı, öpüp koklanmayı bekleyen minik bi kedicik gibi.
öylesine huzur doldu ki içim. son zamanlarda kendimi en iyi hissetiğim yer olan pilates salonunda bile bu huzurun yarını hissetmiyorumdur sanırım.
canım oğlum.. çok özledim seni. eve gidesim var.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

atatürk'üm, önderim, nabzımda atıyorsun.

süper bi rüya gördüm dün gece.
atatürk yaşıyordu. etrafında işlerini organize eden, kişisel asistanı gibi kadınlar vardı. kişisel asistan gibi dedim ama kişisel asistan deyince insanın gözünün önüne gelen (en azından benim gözümün önüne böyle tipler geliyor) uzun boylu, gözlüklü, soğuk, genç iş kadını görünümlü tipler değil. tombul, şeker, orta yaşlı, anne abla tipli, sıcak, sevecen, her an yardıma hazır, her duruma hakim ve her durumda doğru kararlar alabilen, sırtını yaslayabileceğin türden kadınlardı bunlar. ben de etrafında dolanıyorum, onunla konuşuyorum filan ama beni kişisel olarak tanımıyor atatürk.
sonra bir salona geçiyoruz. bi sürü genç var. atatürk onların karşısında konuşmaya başlıyor. başlangıçta ne hakkında konuşuyordu hatırlamıyorum ama konu matematik ve geometriye geliyor. geometri kitabından alıntılar filan yapıyor galiba. o an diyorum ki, ben niye kendimi tanıtmadım atatürk'e. çağdaş türk kadınının geldiği seviyeyi duysa nasıl sevinirdi kimbilir. bu konuşma biter bitmez gidip uzun uzun konuşayım kendisiyle diyorum içimden. sonra onu dinleyen gençler ayağa kalkıyorlar, hepsi gidip sarılıp öpmek filan istiyor. ya durun napıyosunuz siz, kimbilir hangi hastalığın virüsünü, mikrobunu taşıyorsunuz, bulaştıracaksınız şimdi, onun bünyesi çok hassas diyorum (oğlum şu sıra su çiçeği ya, aklım virüslerde tabi). oturtuyorum gençleri yerlerine.

o sırada eşimin kucağında oğluma beni uyandırmaya çalıştığını fark ettim. rüya püfff diye uçup gitti.
insanın içini ısıtan, yaşama sevinci aşılayan rüyalardan biriydi. gün boyu kendimi iyi hissetmeme neden oldu.
bu arada eşim de emre kınay'ı görmüş rüyasında :)
oğluşum ne görmüştür acaba?

30 Nisan 2009 Perşembe

gogıl kırom olmaz olsun

bazen bilgisayarda bi programı ya da bi siteyi açarsın, "bunun daha yenisi/iyisi çıktı, istersen iki dakka yükleyim, sen de güzel güzel kullan" gibilerinden bi uyarı gelir ya. dün google kardeşimizden geldi benzer bi uyarı. aslında tam nerede ve ne şekilde hatırlamıyorum ama "gmail hesabının daha hızlı açılmasını istiyosan gogıl kıroma geç" babında bişeydi galiba. ben de buyur indir yükle kendi malın gibi dedim. demez olaydım...gogıl kırom baya kıro bişeymiş. hiç işlevsel değil, hızlı çalışması bundan demek. marifet eski özelliklerle hızlı çalışmak halbuki.

bi çaresine bakmak lazım artık.

25 Nisan 2009 Cumartesi

zaman düşer ellerimden yere


off offf. hayatın hızı başımı döndürüyo. kendimi yaşamaya bırakıyorum.
karşısına geçip bakınca bu cümleler çok hızlı yaşayan birinin ağzından dökülmüş gibi duruyo. doğru değil aslında. ya da bir bakıma doğru. yani o eğlenceli ortam senin bu sanatsal ortam benim, bugün şurda takılalım yarım şu etkinliği kaçırmayalım tarzı bi hızlı yaşar halim yok.
ama bugün oğlum 2 kez kustu, doğru dürüst yemek yemedi, yarın bir proje teklifi sunucam, öğleden sonra annemle oğlumu teyzeme bırakıcam, öbür gün yayın kurulu toplantısı var, kongrede sunacağım bildiriyi tamamlamalıyım, oğlumun dr.undan randevu alınacak, obamalık durumlarım ayrı bi konu, tabi bunların arasında dersler, okunmayı bekleyen ödevler, sınav kağıtları, öğrenciler vs var. özbakımdır, çamaşır, bulaşıktır, gibi işleri saymıyorum bile. her allahın kulu "ee bunu biz de yapıyoruz" der diye. tüm bunlara yetişmek için hızlı yaşamak gerekiyo biraz.
bu anlamda hızlı yaşaman ne demek peki? işleri öncelikle önem sırasına koymak. önem sırasının sonlarında yer alan ama illa yapman gerekenleri biraz üstün körü geçiştirmek. orta sıralardaki işlerden bi kaçını aynı anda yapmaya çalışmak. aynı anda yaparken de o işe kendini verememek, yaptığın işin kalitesinden hoşnutsuz olmak. bazılarını ertelemek, bazılarını heppp ertelemek. genelde yapılacakları son gece ya da son dakika filan yapmak. kafanda çığlık çığlığa bağıran yarım kalmış işler sebebiyle önündeki işe konsantre olamamak...yazdıkça içim daralıyo. durumum içimi daraltıyo yani. bir an önce düzlüğe çıkmayı, işleri rayına koymayı istiyorum artık. ertelemek zorunda kalmadığım, yaptığım işin kalitesinde rahatsız olmadığım günleri özledim. yolumun düzlüğe çıkmasına daha var galiba ama kestirme bi yol bulmalıyım senırım.
offf diye başlamışım. ohhhh diye bitirebilmek isterdim. neyse ohh diyeceğim günlere fincan kaldırıp çalışayım biraz.

22 Nisan 2009 Çarşamba

yazdım, çizdim, hayal ettim

teşekkürler duman!!!!




evet o beni de anladı...

yazdım çizdim hayal ettim
sazla sözden ibarettim
arkamı döndüm emanet ettim
anlayamadın ya

aklım fikrim kaynayınca
söz müzikle ağlayınca
kalbimi açtım ibadet ettim
anlayamadın ya

ama o anladı
o beni anladı
dibine kadar
dibine kadar

güldüm geçtim genceciktim
aşk içinde meşke daldım
kendimi buldum onu kaybettim
anlayamadın ya

iyisin hoşsun bir yokuşsun
harbiden baya bi boşsun
şarkıya türküye lanet olsun
anlayamadın ya

ama o anladı
o beni anladı
dibine kadar
dibine kadar

17 Nisan 2009 Cuma

hatlar çok pis karıştı...

aşağıdaki yazıyı başka bir bloga göndermişim. 7-8 yazarı olan ve bambaşka bir konsepte sahip bir bloga :))) kafam nerdeyse artık..

dondurmam kaymak
bi dondurma keyfimiz vardı; balkonda laptoptan lost izleyip, kutu kutu dondurmayı mideye indirirdik karıkoca. sıcak yaz günü yapılacak en süper etkinlik oydu zaten. gerçi kışın da yapıyoduk aynı olayı ama balkonda değil salonda tabi. sonra ben hamile kaldım, çocuumuz oldu derken hayatımız acayip deyişiverdi. üstüste 8 bölüm lost izlediğimizi bilirim. şimdi tek bölümü bile baştan sona izleyemediğimiz oluyor. bu akşam dondurmanın üstüne baileys döktüm biraz tam kaşığıma aldım biraz, oğluşumdan uyanma sesi... neyseki emzik verir vermez daldı yine uyku alemine, dondurmam gaymak deyip devam ettik... bu arada günün zaferi nüfus cüzdanı örneğini aldım sevgili muhtardan :)))

16 Nisan 2009 Perşembe

muhtarım kim?

bi nüfus cüzdanı örneği alamadım dünden beri. 29 mart seçimlerinde x mahallesinin muhtarı için oy kullanacağımızı sanıyorduk. ve karı koca muhtar adaylarından hangisine oy vereceğimizi belirleyip gittik oy kullanmaya. sandık başına gelince gördük ki aslında y mahallesi için oy kullanıyormuşuz. enteresan olan başka şeyse apartmanın 1. katındakilerin x mahallesi için oy kullanması onun üstündekilerin y mahallesi için.
ben y mahallesi için oy kullandığıma göre nüfus örneğimi de gidip bu muhtardan alayım diye düşünerek dün sabah gittim bu muhtara. ama muhtar onun yetki alanında olmadığımı söyledi. oy vermediğim mahallenin muhtarına gittim bugün. saat 13.30 civarı muhtarlık ofisinin önüne geldiğimde dini bütün muhtarın CAMİDEYİM yazısını bırakıp gitmiş olduğunu gördüm:( camiden döndüğünde aynı şeyi bu muhtar da söylemesin mi?
nüfus müdürlüğüne gidip düzelttirecekmişiz karışıklığı. nasıl bu kadar salakça bir şey olabilir anlayamıyorum. o saatten beri konuşacak halim de kalmamış bu duruma kızgınlığımı anlatamıyorum bile şu an.
bakalım bu macera nasıl devam edecek?

15 Nisan 2009 Çarşamba

berberin çocuğu mu, kasabın çocuğu mu?

aylar sonra babanneme uğradık bugün oğluşumla beraber. hem şaşırdı hem sevindi ziyaretimize. her gidişimde olduğu gibi daha da yaşlanmış buldum onu ve yine her gidişimde olduğu gibi daha sık uğramalıyım diye düşündüm...

oğluşum saçını çok uzun buldu babanniş (2 gün önce uçlarından aldım halbuki). "biraz kestir hava alsın" dedi. "berberin çocuğumu büyümüş kasabın çocuğu mu?" diye sordu sonra. sesinin melodisinden cevap belliydi; berberin çocuğu büyümüş tabi. de bakalım berber çocuğunun saçını kesti mi? terzi kendi söküğünü dikemez misali kesmemiştir belki çocuğunun saçını. aynı durumdan kasap da bebişine et verememiştir, o yavrucak proteinsizlikten büyümemiştir belkim?
hani berber paradoxunun yaşandığı bi memleketse, berberin çocuğu da kasabın çocuğu da kendi kendini traş edemeyeceğinden her ikisi için de iş berbere düşecektir. berberin de her traş ettiği kişiye eşit muamele ettiğini varsayarsak teori anında çökecektir.
bu durumda berberin çocuğu neden daha çok büyüyo? ahh babannem ah!!!anne karnında beslenmesi var, evde kaçıncı kardeş olduğu var, iklimi var, genetik faktörleri var, varoğlu var. hadi ikisi de hizmet sektörü olduğundan sosyo ekonomik düzeyi aynı desek birine mısırdaki dededen miras filan kalmış olabilir pekala. ya da berberin karısı velet karnındayken dayamıştır mozartı mozart etkisi olmuştur di mi ama. neyse uzatmadım konuyu tabi.
amannnnnnn işte böyle bugün durumlar.

harika çocuk!!!!


türkiye'nin "harika çocuğu". oldukça başarılı, bir o kadar mütevazı. utangaç sanki... bir ömrü müzikle geçirmek, yaptığı işle insanların yüreğine hitap edebilmek ne güzel şey!!! sesiyle ya da enstrümanından çıkan sesle beni alıp farklı dünyalara götüren insanlara bana hissettirdiklerini anlatabilseydim keşke.
idil biret konseri vardı kentimde. tüm salonu kendine hayran bıraktı dakikalarca notalara bakmaksızın güvercin gibi piyanonun tuşlarında gezinen elleriyle çaldığı eserlerle.
teşekkürler harika çocuk!!!


14 Nisan 2009 Salı

başlangıç

UMUŞ

Bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır..

Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın..
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın...
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır.
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile,
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır...
Edip Cansever

Bu şiir besmelem olsun benim diye düşündüm. Besmelesiz başlamak olmaz di mi?
böyle başlangıç yaptım işte. durdum durdum bugün başladım yazmaya. daha doğrusu müstakil bir bloga bugün çıktım desem daha doğru olur. bi süredir düşünüyodum zaten. farklı farklı benlik(!)ler barındırıyorum ya; bi taraftan anne, bi taraftan abd başkanı, bi taraftan evlat, bi taraftan hoca... gibi. bu benlikler bi potada eriyo erimeye ama mesela oğlumla ilgili yazdığım blogda canımın sıkıntısını anlatıp depresif depresif şeyler yazmam çok uygun olmuyo. kendimi ifade edecek başka bi mecram olmalı diyordum. ne oldu da bugün başladım? ne bilim bi dönüm noktası lazım işte. sanırım bugün ikinci türev sıfıra eşit oldu da ondan geldi bu işler başa :). bi blog diyalogu yaşadık EGEC'le onun da biraz etkisi oldu galiba.
bugün abdmiz için pasta kestik okulda. 5 kişi olduk. çok yakın bi zamana kadar "abd başkanıyım ama abd deki tek kişi benim" den ibaret olan başkanlık durumum bazı sorumluluklar ve angaryalarla birlikte gerçeklik kazandığını hissettirmeye başladı. abd başkanlığının(bundan böyle obamalık diyim ben buna) hayatımı daraltmaya başlaması da yazma isteğini kamçıladı sanırım.
yine de bi çocuğum oldu diye bakmalıyım sanırım:
iy ki doğdun imö!!!!