oğluşum şarkı söylemeyi çok seven bi velet. duyduğu şarkıları merakla dinliyor ve öğrenmeye çalışıyor.
uzun zamandan beri barış mançonun arkadaşım eşek şarkısının bazı kısımlarını kendince söylemekteydi. bu akşam şarkının "sarıkız minik buzağıyı sütten kesti mi" kısmını başlıkta da yazdığım üzere "sarı muz minik uzaylı sütten kesti mi" şeklinde söylediğini duyup çok güldük.
bu komik yanlış söyleyiş tarihe geçsin, sadece bizi değil okuyanları da güldürsün, ve dünya daha yaşanası bi yer olsun diye yazıyorum bunları. bir sevgi böcüsü olarak yanaklarınızdan öpüyor en yakın zamanda daha yaşanası dünyada buluşmak üzere diyorum.
eski şarkı sözlerini kırpıp başlık yapmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski şarkı sözlerini kırpıp başlık yapmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Aralık 2010 Salı
4 Ağustos 2010 Çarşamba
lost lost diye sarıldıklarım
lost bitti. tamam kabullendik.
ancak aklımda kalmış sorular vardı. bi kısmını yazmaya başlamışım bi tarihte yenilerini ekleyemeyeceğim şimdi. ancak cevabı olanlar varsa bi zahmet. izlenemeyenler eğer sıpoylır sevmeyenler derneği üyesiyseniz uyarıym: okumeyvering akideş.
buyrun:
black rock nasıl geldi adanın ortasına? bi de o koca ben diyim beton sen de taş heykele çarpınca heykelin bi tek ayağı sağlam kaldı ama black rock okunmuş üflenmiş gibi sapasağlam duruyo maşallah. neden acabağ?
taaa ne zamandır aklımda dönen sorulardan biri: hani ilk sezonda kate ve sawyer şelalemsi, göletimsi bi yere daldılardı ya, sanırım polisin çantası/silah filan için. suyun altında bir polis ve eli kelepçeli bi kadın gördülerdi. kimdi kuzum onlar?
neden lock’ın ölüm ilanı ceremi bethım adı kullanılarak verildi?
şu sayıların gizemi ne? neden 5- 7- 13-15-40-49 değil mesela? bu da anlaşılamıyorsa ben daha da bir şey demem zaten. geçen onca zamana yanarım.
ancak aklımda kalmış sorular vardı. bi kısmını yazmaya başlamışım bi tarihte yenilerini ekleyemeyeceğim şimdi. ancak cevabı olanlar varsa bi zahmet. izlenemeyenler eğer sıpoylır sevmeyenler derneği üyesiyseniz uyarıym: okumeyvering akideş.
buyrun:
black rock nasıl geldi adanın ortasına? bi de o koca ben diyim beton sen de taş heykele çarpınca heykelin bi tek ayağı sağlam kaldı ama black rock okunmuş üflenmiş gibi sapasağlam duruyo maşallah. neden acabağ?
taaa ne zamandır aklımda dönen sorulardan biri: hani ilk sezonda kate ve sawyer şelalemsi, göletimsi bi yere daldılardı ya, sanırım polisin çantası/silah filan için. suyun altında bir polis ve eli kelepçeli bi kadın gördülerdi. kimdi kuzum onlar?
neden lock’ın ölüm ilanı ceremi bethım adı kullanılarak verildi?
şu sayıların gizemi ne? neden 5- 7- 13-15-40-49 değil mesela? bu da anlaşılamıyorsa ben daha da bir şey demem zaten. geçen onca zamana yanarım.
27 Temmuz 2010 Salı
yokluğumda kaç kitap okudunuz?

bloga yeniden ısınma turlarındayım. bi başlık yazıyorum, ertesi gün bi kaç satır eklerim diye kapatıyorum filan. yazmaya çekiniyorum, nedense artık? damarlarımda bütün kötülüklerin anası gezinirken bi cesaret geldi herhalde ki dördüncü cümlemi yazmaktayım. neden çekiniyosam artık? kendimi ifade edemeyiş ezikliği benzer cümleleri evirip çevirip yazmakla nüksediyor. neden çekiniyosam artık? (yuh evirip çevirmeden aynı cümleyi iki cümlede bir kopi peyst ediyorum yahu!).
canım sıkılıyo, terslikler geliyo başıma üstüste bi kaç gündür. terslikleri, mutsuzlukları yazmiyim ki çoğalmasın, kayda geçmesin diyorum. evet evet yazmıyım hakkaten. yalnız güzel tesadüfleri, mutlulukları yazdığım da yok.
neden çekiniyosam artık?
30 Ocak 2010 Cumartesi
yine yol göründü gurbete.
bana yol göründü yine... üzülme şekerim arayı çok açmam. oğluşu bırakıp gidiyorum zaten burnumun direği sızlaya sızlaya.
barış abiden gelsin (jest ve mimiklere dikkat):
barış abiden gelsin (jest ve mimiklere dikkat):
28 Ocak 2010 Perşembe
başım belada, telefonumu düşürdüm helada...
çok su içiyorum ben. o kadar ki nerdeyse her saat avagadro sayısı kere tuvalete gidiyorum. bugün tuvalet ziyaretlerimin birini 3. kat kadın wc ye yapmıştım. kapıdan girişimin 10. sn de telefonumun cupppp sesiyle deliği boylamasını seyrettim(seyrettim derken bu olaya seyirci kaldım manasında). sonracığıma bi görevli gelip eline 2 kat çöp poşeti geçirip aldı delikten:S hemen içini açtı, sim kart bi yana, batarya bi yana, arka ve ön kapaklar bi yana ayrıldı. sim kart çalışıyor allahtan ama numaraları telefon hafızasına kaydetmişim müthiş bir planlılıkla! telefonu kurumaya aldık çünkü ekranda yer yer su baloncukları (ben su olduğuna inanmak istiyorum)var.
şimdi çeşitli yönlerden kendimi sorguluyorum:
1. tarihten hiç ders alamıyor muyum? acep bu bi alışkanlığa mı dönüştü? neden hala ısrarla cebimde telefonla tuvalete gidiyorum. cep telefonunun her daim cepte taşınması yanılgısına mı sahibim?
flashback:
zaman: 2005,
yer: yine okul binası daha da özelleştirirsek eski binanın 3. kat kadın tuvaleti
bendeniz pantalonumun cebindeki telefonumun deliğe düşüşünü cuppppp efektiyle izliyorum.
2. yoksa bilinçaltım telefonu yok etmemi mi emrediyor?
flashback:
zaman: dün akşam
yer: telefoncu
kocacığıma yepisyeni bir telefon satın alıyoruz. onun öncesinde aramızda geçen konuşmalarda bana telefon alınması gündeme geliyor ve ben oğluşumuz (atıyor, çarpıyor vs.)büyümeden yeni bi telefon almak istemediğimi söylüyorum ısrarla.
3. tel noları sime neden kaydetmedim? yoksa kaydettim de suya dayanıksız mı kaydettim. eş dost numaraları sim kart suya girince silindiler mi birer birer? sudan dostluklara mı sahiptim bunca zaman?
4. bu sulu telefonu ne yapmalıyım? yani kuruyunca olur da çalışırsa mesela, numaraları alıp atmalı mıyım? yoksa mis kokulu telefonum diye bağrıma mı basmalıyım...
ooff offf.
bu son soru anket sorusudur. bu konudaki görüşlerinizi beklerim hacılar.
şimdi çeşitli yönlerden kendimi sorguluyorum:
1. tarihten hiç ders alamıyor muyum? acep bu bi alışkanlığa mı dönüştü? neden hala ısrarla cebimde telefonla tuvalete gidiyorum. cep telefonunun her daim cepte taşınması yanılgısına mı sahibim?
flashback:
zaman: 2005,
yer: yine okul binası daha da özelleştirirsek eski binanın 3. kat kadın tuvaleti
bendeniz pantalonumun cebindeki telefonumun deliğe düşüşünü cuppppp efektiyle izliyorum.
2. yoksa bilinçaltım telefonu yok etmemi mi emrediyor?
flashback:
zaman: dün akşam
yer: telefoncu
kocacığıma yepisyeni bir telefon satın alıyoruz. onun öncesinde aramızda geçen konuşmalarda bana telefon alınması gündeme geliyor ve ben oğluşumuz (atıyor, çarpıyor vs.)büyümeden yeni bi telefon almak istemediğimi söylüyorum ısrarla.
3. tel noları sime neden kaydetmedim? yoksa kaydettim de suya dayanıksız mı kaydettim. eş dost numaraları sim kart suya girince silindiler mi birer birer? sudan dostluklara mı sahiptim bunca zaman?
4. bu sulu telefonu ne yapmalıyım? yani kuruyunca olur da çalışırsa mesela, numaraları alıp atmalı mıyım? yoksa mis kokulu telefonum diye bağrıma mı basmalıyım...
ooff offf.
bu son soru anket sorusudur. bu konudaki görüşlerinizi beklerim hacılar.
4 Ocak 2010 Pazartesi
21 Ekim 2009 Çarşamba
beklemek bizim yaşamımız
böyle bi heyecan, bi gerginlik içindeyiz. efenim beyimizin önemli bi günü yarın. öööle bekliyoruz işte.
25 Eylül 2009 Cuma
acı çekmek özgürlükse...

şu aralar öğlenleri yemekhanede, akşam evde yemeklere (özellikle çorbalara) bol bol pul biber atasım var. o acı tanelerin ağzımı tatlı tatlı (!) yakışı bana yaşadığımı hissettiriyo, bu da çok hoşuma gidiyo. yalnız acı biberin her halini sevmiyorum. örneğin pişmiş yeşil acı biber yemek borumu yakıyor ve sanırım mideme de zarar veriyor. sadece pul biber favorim.
bunun bi de gümrüğü var denir ya, işte o kısmı düşündürüyor. şimdilik bi sorun yaşamıyorum ama bu biber hareketinin sonunun pek iyiye gitmediğini hissediyorum. genetik olarak sülalemin Basurlulara dayandığı ve dahi benim hamilelikte 19 kilo alacak kadar (bi maşallah deyin) yediklerimi kısmadığım düşünülürse, sanırım yakın gelecekte bu hareketi bırakmam gerekecek.
neyse ilginç olan acının tatlı gelmesi. acı çekmekten zevk almanın bir boyutu bu sanırım.
19 Eylül 2009 Cumartesi
I can't do this all on my own

comedy smart scrubs'ın birinci sezonunu vermeye başladı. daha önce izleyemediğim ilk sezon ilk bölümü bile görme şansım oldu. geçmişe götürdü beni, hem keyifli hem de sıkıntılı ankara günlerine... zavallı bir doktora öğrencisiyken izliyodum scrubs'ı. JD ile özdeşleştirmiştim kendimi. o kadar zavallı hissediyormuşum demek kendimi. hüzünlendim.
eski günler için lazlo bane'den gelsin:
11 Eylül 2009 Cuma
sonsuz göklerin hür sahipleri gönlüm sizlerledir
sanki dün gibi ama tam 21 yıl olmuş. ben de bu bücürlere eşlik ediyordum sallana sallana. daha dündü, bilemedin 5 sene hadi taş çatlasın 10 sene olmuştur diycem. ama 3 değil 5 değil 7 değil 10 değil tam 21 yıl olmuş bu film çekileli.
ben ne zaman büyüdüm çoluğa çocuğa karıştım yaaaa!
ben ne zaman büyüdüm çoluğa çocuğa karıştım yaaaa!
30 Ağustos 2009 Pazar
19 Ağustos 2009 Çarşamba
oh my darling oh my darling oh my darling clementine
18 Temmuz 2009 Cumartesi
I am the passenger
yine düşüyorum yollara. bu kez daha uzağa. oğluşumdan ayrı yaklaşık bir hafta uzaklarda olucam. ondan ilk kez bu kadar uzak olucam... annesi babası olmadan geçireceği en uzun süre şu ana kadar...
ardından oğluşu alıp yakınlara gideceğiz.
belki arada bi yerlerde yazarım blog. kendine iyi bak.
I am the passenger
and I ride and I ride
ardından oğluşu alıp yakınlara gideceğiz.
belki arada bi yerlerde yazarım blog. kendine iyi bak.
I am the passenger
and I ride and I ride
4 Temmuz 2009 Cumartesi
Böyle Biter Senin Marşın
Hastalıklı olduğunu düşündüğüm bir yanım var (Aslında bi çok yanım var ama bu yazımda bunlardan birinden söz edicem). Uzun yola çıkarken sanki o yolculukta ölecekmişim hissi oluyo her seferinde. Kendimi ikna etmeye çalışıyorum öyle olmadığına. “Geçen sefer de aynı his vardı ama noldu sapasağlam buradayım. Demek ki bu duygu gerçek değil” gibilerinden kendi kendime terapiler yapıyorum ama ya bu sefer gerçek olursa diye bi iç ses duyuyorum hemen ardından. Ya ne cins bi duygudur bu yıllardır peşimi bırakmadı gitti. Küçüklükten beri büyüklerimden duyduğum “ölüm var zulüm var, yola çıkmadan evi sanki dönmeyecekmiş gibi toplayalım, yola çıkmadan helalleşelim” vs. sözlerin etkisindeyim sanırım. Aslında bu duyguyu abartmadan yaşadığın sürece bir problem yok galiba. Şu sıralar sık olmasa da sık sık yolculuk yapan bir insanım aslında ama bu yolculuk fobisi geçmedi gitti. Yine yola çıktım sabahın köründe, dünden beri aklımdaki bu hastalıklı düşüncelerle. Sağ salim vardık hedefe. Bakalım dönüş nasıl olacakkkkkkkkkkk:)
[günün fon müziği dumanlı "toprak olur gider naşın, ardından ağlaşın"]
[günün fon müziği dumanlı "toprak olur gider naşın, ardından ağlaşın"]
1 Temmuz 2009 Çarşamba
lost lost diye nice nicesine sarıldım sine sarıldım
tnt lostu baştan vermeye başlamış. geçen gün 1. sezon ilk bölümü izledim. güya yapımcılar tüm soruların yanıtlarının % 70 i bu bölümde demişler. ben hiç bi soruya yanıt bulamadım şahsen. hatta yeni yeni sorular geldi aklıma.
şu ana kadar gösterilen tüm bölümleri izleyince daha bi şüpheyle bakıyo insan tabi. mesela sanki jack adaya ilk kez düşmüş gibi görünmedi gözüme. soğukkanlı hareketleri dr olmasından mı yoksa daha önceki gelişlerini hatırlamasından mı bilemedim. hatta uçağın düşeceği sırada rose'u sakinleştirmeye çalışan sözlerini filan yadırgadım.
bi de vincent acayip kıllandırdı bu izleyişte. ilk izlediğimde aman ne cici köpüşmüş filan dediğim hayvan sinsi sinsi bakıyomuş gibi geldi. sanki bir şeyler biliyomuş gibi bakıyo. jeykıbın ya da jeykıbın rakibi sakallı adamın ruhu vincentin içine girmiş olmasın diye düşünüyo insan. bi alakası var mı bilemiyorum ama jeykıbın kulübesinde bi kuçu kuçu resmi vardı son sezonda.
bu ilk bölümün beni en çok geren sahnesi ne uçağın düşüşü, ne uçak enkazının yıkılırken claire'in göbişine düşeceği korkusu, ne pilotun bilinmeyen bi şey tarafından kan revan içinde bırakılması, ne gaipten gelen sesler. en çok gerildiğim an john locke'ın kate'e bakıp gülümsemesi ve ağzını açınca turuncu bi şey çıkması. insan birden canavara dönüeceğini sanıyo. ağzındakinin meyve olduğunu anlayana kadar tırsıyor. john lock'ın cins bi adam olduğu sinyallerini orda vermiş adamlar.
denk getirirsem tüm bölümleri baştan izleyip üstünden geçmeyi düşünüyorum. yeni yorumlarla karşınızda olucam efenim.
şu ana kadar gösterilen tüm bölümleri izleyince daha bi şüpheyle bakıyo insan tabi. mesela sanki jack adaya ilk kez düşmüş gibi görünmedi gözüme. soğukkanlı hareketleri dr olmasından mı yoksa daha önceki gelişlerini hatırlamasından mı bilemedim. hatta uçağın düşeceği sırada rose'u sakinleştirmeye çalışan sözlerini filan yadırgadım.
bi de vincent acayip kıllandırdı bu izleyişte. ilk izlediğimde aman ne cici köpüşmüş filan dediğim hayvan sinsi sinsi bakıyomuş gibi geldi. sanki bir şeyler biliyomuş gibi bakıyo. jeykıbın ya da jeykıbın rakibi sakallı adamın ruhu vincentin içine girmiş olmasın diye düşünüyo insan. bi alakası var mı bilemiyorum ama jeykıbın kulübesinde bi kuçu kuçu resmi vardı son sezonda.
bu ilk bölümün beni en çok geren sahnesi ne uçağın düşüşü, ne uçak enkazının yıkılırken claire'in göbişine düşeceği korkusu, ne pilotun bilinmeyen bi şey tarafından kan revan içinde bırakılması, ne gaipten gelen sesler. en çok gerildiğim an john locke'ın kate'e bakıp gülümsemesi ve ağzını açınca turuncu bi şey çıkması. insan birden canavara dönüeceğini sanıyo. ağzındakinin meyve olduğunu anlayana kadar tırsıyor. john lock'ın cins bi adam olduğu sinyallerini orda vermiş adamlar.
denk getirirsem tüm bölümleri baştan izleyip üstünden geçmeyi düşünüyorum. yeni yorumlarla karşınızda olucam efenim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
