çabukkkkkk. çabuk olun, acele edin. bakın ben nasıl da hızlı hızlı yazıyorum hayata yetişiyim diye. o kadar acele yani. hemen hemen hemen. çabuk çabuk çabuk. hayat çok hızlı valla. bakın size hayatın hızla aktığına baharın geldiğine inandırmak için yemin ederek 10 sn daha kaybettim.
vermem gereken 7 kilo, çevirmem gereken bisiklet pedalı, tamamlamam gereken kitap/lar, makaleler, oğlumla oynamam gereken oyunlar, hazırlamam gereken dersler, temizlemem gereken ev, asmam gereken çamaşırlar vs için o kadar koşturmam lazım ki. alice'deki tavşancık gibi geç kaldım, geç kaldım modunda oradan oraya koşuyorum. geç kalma telaşıyla kafam dağılıyo, iş verimim düşüyo bi taraftan.
ama geç kalmışlık, işleri yetiştirememe duyguları, çok iş üstlenme, kafada plan üstüne plan kurma gibi alışkanlıklarımla daha da artıyor. bahar daha bi azim veriyor. doğduğum ay. doğduğum güne yaklaştıkça içimdeki kurtlar daha bi hareketleniyor. hareketlendikçe de işler yerinde saymaya başlıyor. kitapta 1 sayfa bile ilerleyemiyorum. yarım kilo bile veremiyorum.
kalp atışlarımı yavaşlatıp, sakin sakin yapmalıyom bu işleri; y a v a ş y a v a ş y a v a ş y a v a ş...
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Mart 2012 Pazartesi
1 Mart 2011 Salı
3 Ocak 2011 Pazartesi
2011
2010un muhasebesini ve yeni yılın planlamasını yapmayı bitiremedim hala. kısaca; 2010 benim için süper bi yıldı. iş ve aile hayatımda olumlu gelişmeler yaşadım. 2011in de parlak bir sene olmasını umut ediyorum. elbette sadece umut etmekle kalmayıp bu konuda çabalayacağım.
illallah ajandasının yanında biraz genç irisi denebilir. hatta fotoda görüldüğü gibi kendisi netbooktan irice. flu görüntü hem yılın ilk gününe yazdıklarım belli olmasın, hem koca kişisiyle elimizde kadehlerle teşhir olmayalım diye. hem de biraz nezleyim üzerinize afiyet :)
2011e girerken beni şaşırtan ve sevindiren 2 hediye aldım.
ilki patron(!)umun kıyağı. sadece bana değil benzer konumdaki iş arkadaşlarım üstünde kurum adı yazılı bir netbook sahibi olduk. 

yolculuklarda, konferanslarda filan koca dizüstünü taşımak dert olmaya başlamıştı ama minik birşey alamamıştım nicedir. gerçi kendim alsam daha iyi bir marka ve model alırdım kesin. ancak bedava sirke ve kendi aldığın balın tadı meselesi işte. sevinçliyim ve bu satırları bedava sirkeyle yazıyorum blog.
ikinci şaşırtıcı hediye, ecnebi bir arkadaşımın bıraktığı kocaman kutuyla geldi. neredeyse çizme kutusu büyüklüğünde kutudan bi sürü çikolata, türk kahvesi ve fincanı çıktı. kendisi bile hediye olabilecek denli güzel kutunun fotosunu çekmek aklıma gelmemiş maalesef. ilk taarruzdan sonraki halinin fotosu budur: 

foto biraz reklam içerdi ama görmeyiverin gari.
şaşırtıcı hediyelerim bunlardı efenim. 2010un en çok özleyeceğim şeylerinden biri ise kesinlikle illallah ajandam olacak. küçüktü müçüktü, yanında hep masa takvimine ve ayrı bir not defterine de ihtiyacım oluyordu ama şirindi, özeldi kerata. bu yıl bi bankanın ajandasıyla takılacağım:
illallah ajandasının yanında biraz genç irisi denebilir. hatta fotoda görüldüğü gibi kendisi netbooktan irice. flu görüntü hem yılın ilk gününe yazdıklarım belli olmasın, hem koca kişisiyle elimizde kadehlerle teşhir olmayalım diye. hem de biraz nezleyim üzerinize afiyet :) bomba gibi bir yıla başlarken sönük bir post farkındayım. amaaaaan en kötü postum böyle olsun bea!
öpüyorum.
28 Aralık 2010 Salı
ödevleri yutup'tan yapanlar

bugün ödev okurken dosyalar arasında bulduğum sevgili öğrencim s.nin notunu sizlerle paylaşmadan edemedim...
24 Aralık 2010 Cuma
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
bugün bu çimen bizim, yarin kim bilir kim
gezecek, bizim topragin yeşilligince
seher yeli eser yırtar etegini gülün
güle baktıkca çırpınır yüreği bülbülün
sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
kopup dallarindan toprak olmadalar her gün
bu yıldızlı gökler ne zaman basladı dönmeye
ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe
aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işte
4 Aralık 2010 Cumartesi
elektrik süpürgesi
elektirik süpürgesi almayı düşünüyoruz. çünkü şu an evde kullanılan bi 10 senelik filan neredeyse, çekiş gücü düşük, uçusan tozlar göremesem de bi taraftan emip bi taraftan kusuyor büyük olasılıkla.
sulu mu yoksa susuz-torbasız tip mi almalı acaba? buraya yolu düşenlerden bu konuda önerisi olan yok mudur?
sulu mu yoksa susuz-torbasız tip mi almalı acaba? buraya yolu düşenlerden bu konuda önerisi olan yok mudur?
25 Kasım 2010 Perşembe
küfür etmek
küfür nedir? ne değildir? sorusunun cevabı değişik toplumlara göre farklılıklar göstermektedir. hatta aynı topluluk içinde bile neyin küfür olduğu neyin küfür olmadığı konusunda derin tartışmalar mevcuttur. Örneğin toplumumuzdaki yaygın kanıya göre; kimseler kendilerine bi hayvan ismiyle seslenildiğinde kendilerini hakarete uğramış sayarlarken, baba ya da anneleri hayvan olarak nitelendirildiğinde küfre uğradıklarını iddia etmektedirler. Misal "eşşek herif" dediğiniz kimse bu hitabınızı yalnızca bir hakaret olarak almakta aynı şahsa "seni eşşoğlu eşşek" dediğinizde "lan sen bana nasıl küfredersin" biçiminde hesap sormaktadır.
küfür adı verilen ve nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu kelime ve kelime grupları günlük hayatımızda sıkça karşımıza çıkar. 7den 70e, her kesimden ve her cinsiyetten insanın küfrettiğine tanık oluruz. ayrıca gizli küfürcüler dediğimiz ve küfürlerine tanık olamadığımız bir kesim de mevcuttur. her küfrün sınırları farklı olduğu gibi her bireyin de küfürleri farklıdır elbet.
küfür ademden beri insanoğlunun evrimine eşlik etmekte, biçim değiştirerek her dönem onun yanında yer almaktadır. adem ve havvanın daha cennetten kovulmadan önce bile kızgınlık anlarında küfürleştiklerine ilişkin rivayetler mevcuttur. peki nedir bu küfrün hala hayatta kalabilmesinin sebebi?
öncelikle hepimizin hemen aklına gelebilecek gerçek; sınırlı dozajdaki küfür sizi ruhen rahatlabilir: çok kızgınsanız ve öfkenizi karşılamaya sıradan sözler yetersiz kalıyorsa, ruhunuzun yelpazesi küfürün ta kendisidir (bakınız zekeriya beyazın magazin programlarındaki söylemleri). ilgili literatür incelendiğinde günde 1 ila 3 kez arasında küfür eden insanların hiç küfür etmeyen insanlara göre daha serin ruhlara sahip oldukları hatta kendilerini cool olarak tanımladıkları görülecektir.
ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır; küfür yüzünden kötü bi insan olma yolunda ilerleyebilirsiniz. ağzımızdan çıkanlar bi süre sonra bizim düşünce ve davranışlarımızı şekillendirebilirler. yapılan araştırmalar göstermektedir ki; arabayla sakin sakin yol alırken biraz ilerde sağda parkemiş gibi duran bi aracın kaptanı ya da kaptaniyesi zart diye önüne atıldığında "hay senin ağzına s.çiyim o./o. çocuğu" biçiminde küfür eden kimseler, bi süre (1 yıl içinde)sonra s.çmak için tuvalet yerine kaptan yahut kaptaniye ağzı aramaktadırlar. işte bu insanların yaşlılıkları hiç çekilmez.
evet programımızın sonuna geldiğimiz bu saniyelerde küfürün dozajını iyi ayarlayın, sevin sevilin diyoruz, öpüyoruz.
küfür adı verilen ve nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu kelime ve kelime grupları günlük hayatımızda sıkça karşımıza çıkar. 7den 70e, her kesimden ve her cinsiyetten insanın küfrettiğine tanık oluruz. ayrıca gizli küfürcüler dediğimiz ve küfürlerine tanık olamadığımız bir kesim de mevcuttur. her küfrün sınırları farklı olduğu gibi her bireyin de küfürleri farklıdır elbet.
küfür ademden beri insanoğlunun evrimine eşlik etmekte, biçim değiştirerek her dönem onun yanında yer almaktadır. adem ve havvanın daha cennetten kovulmadan önce bile kızgınlık anlarında küfürleştiklerine ilişkin rivayetler mevcuttur. peki nedir bu küfrün hala hayatta kalabilmesinin sebebi?
öncelikle hepimizin hemen aklına gelebilecek gerçek; sınırlı dozajdaki küfür sizi ruhen rahatlabilir: çok kızgınsanız ve öfkenizi karşılamaya sıradan sözler yetersiz kalıyorsa, ruhunuzun yelpazesi küfürün ta kendisidir (bakınız zekeriya beyazın magazin programlarındaki söylemleri). ilgili literatür incelendiğinde günde 1 ila 3 kez arasında küfür eden insanların hiç küfür etmeyen insanlara göre daha serin ruhlara sahip oldukları hatta kendilerini cool olarak tanımladıkları görülecektir.
ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır; küfür yüzünden kötü bi insan olma yolunda ilerleyebilirsiniz. ağzımızdan çıkanlar bi süre sonra bizim düşünce ve davranışlarımızı şekillendirebilirler. yapılan araştırmalar göstermektedir ki; arabayla sakin sakin yol alırken biraz ilerde sağda parkemiş gibi duran bi aracın kaptanı ya da kaptaniyesi zart diye önüne atıldığında "hay senin ağzına s.çiyim o./o. çocuğu" biçiminde küfür eden kimseler, bi süre (1 yıl içinde)sonra s.çmak için tuvalet yerine kaptan yahut kaptaniye ağzı aramaktadırlar. işte bu insanların yaşlılıkları hiç çekilmez.
evet programımızın sonuna geldiğimiz bu saniyelerde küfürün dozajını iyi ayarlayın, sevin sevilin diyoruz, öpüyoruz.
konu:
hayat,
insan ilişkileri
24 Kasım 2010 Çarşamba
öğretmenim canım benim canım benim
öğretmenler günümüz kutlu olsun!

bu da gogıl amcanın öğretmenler gününe bakışı. ne amaçla koyduklarını bilmesen öğretmenler günü için yaptıklarını anlayamazsın. hediyeye indirgenmiş gibi. daha yaratıcı ve anlamlı çalışmalar bekliyorum kendisinden.

bu da gogıl amcanın öğretmenler gününe bakışı. ne amaçla koyduklarını bilmesen öğretmenler günü için yaptıklarını anlayamazsın. hediyeye indirgenmiş gibi. daha yaratıcı ve anlamlı çalışmalar bekliyorum kendisinden.
22 Kasım 2010 Pazartesi
garibim ama gerçeğin ta kendisiyim.
grip aşısını bilirsiniz, ben hiç yaptırmadım ondan. ama garip aşısı çıksa garipsenmekten kurtulmak için yaptırıcam. "iyi kadın da biraz garip/amma cinsmiş/çeşit bi insan" şeklindeki yorumlardan korunmak için yani. burdan isviçreli bilim adamlarına, isveçli çamaşır makinesi üreticilerine, fin annelere, danimarkalı pediatristlere, izlandalı diş hekimlerine, norveçli balıkçılara ve yayık yüzlü eskimolara sesleniyorum: "neden özellikle sizlere seslendiğimin farkında değilim ama en önemli ortak noktanız olan hepinizin benden daha kuzeyli olmasına içten içe bozuluyorum. güçlerinizi birleştirip bir kooperatif kurup adına 'garip aşısını bulalım, bulduralım' koymazsanız sütümü size helal etmem. eğer bu aşının bulunumunda katkınız olmazsa size verdiğim emekler haram zıkkım olsun, soğuktan çakıldaklarınız
donsun, hepiniz geberin pislikler".
bi de başucu sürahisi var, boğaz kaşıntısı var ve çekim yasası var. ha bunlar ne/şimdi nağlakası var? diyenlere sesleniyorum, arkadaşım garip aşısı vardı da ben mi yaptırmadım? yok işte. yok yok yoKKKKKKKK. benim gibi sakin bi insanı bile sinirlendirip bağırttınız ya, aşkolsun size. yazımın her paragrafında birilerine seslenmek ve dahi bağırmak zorunda kalışım zoruma gidiyor. tıpkı geçen yıl grip aşısı yaptıran dövlet böyüklerim gibi öfkeme hakim olamıyor, sinirli sinirli bağırıp çağırıyorum. eğer kalbinizi kırdıysam affola. bi aşı için kalbinizi kırdığıma deymez biliyorum. sözlerime son verirken sizleri bülbül koçaklamasıyla başbaşa bırakıyorum:
"garip garip ötme bülbül. beni benden alma bülbül. alma bülbül, alma bülbül. beni derde salma bülbül"
donsun, hepiniz geberin pislikler".
bi de başucu sürahisi var, boğaz kaşıntısı var ve çekim yasası var. ha bunlar ne/şimdi nağlakası var? diyenlere sesleniyorum, arkadaşım garip aşısı vardı da ben mi yaptırmadım? yok işte. yok yok yoKKKKKKKK. benim gibi sakin bi insanı bile sinirlendirip bağırttınız ya, aşkolsun size. yazımın her paragrafında birilerine seslenmek ve dahi bağırmak zorunda kalışım zoruma gidiyor. tıpkı geçen yıl grip aşısı yaptıran dövlet böyüklerim gibi öfkeme hakim olamıyor, sinirli sinirli bağırıp çağırıyorum. eğer kalbinizi kırdıysam affola. bi aşı için kalbinizi kırdığıma deymez biliyorum. sözlerime son verirken sizleri bülbül koçaklamasıyla başbaşa bırakıyorum:
"garip garip ötme bülbül. beni benden alma bülbül. alma bülbül, alma bülbül. beni derde salma bülbül"
8 Kasım 2010 Pazartesi
11 Ekim 2010 Pazartesi
cahit arf
5 Ekim 2010 Salı
bir delinin blog fülütü III
daha halk eğitimin temel bağlama kurslarına kayıt olduğum gün çözmüştüm bu bağlama işini (bababa lafa bak bağlamayı çözmüşüm :/). o günden sonra her gün muntazaman saçımı, ayakkabımı, emniyet kemerini ve kısmetimi kendi ellerimle bağlar oldum. hatta yetmedi laptaba maus bağladım, bilgisayarı tvye bağladım, ev telefonunu da bilgisayara. tüm bunların yanında en sık yaptığım şeyse psikopata bağlamak oldu. bu duruma sessiz kalamayan annem geldi ve adamlarla konuşup olayı tatlıya bağlamaya çalıştı ama nafile adamlar lep dedi leplebi demedi. gerzek şeyler. ben ne lep demelerini ne de leplebi demelerini istiyordum oysaki. leblebi deseler yeterdi. zavallı annem gidip bağcı babaya çaput bağladı en sonunda.
beni bu durum sıktı işte. ben kaç yaşına geldim, evli barklı insan oldum, toplumun önünde çıkıp konuştuğumda insanlar beni bilgili, akıllı, entel, çalışkan filan gibi bi bok sandılar ama yine her dara düştüğüm durumda annemin çaputlarına bel bağlamaktayım. nerde kaldı benim o ayakları yere basan ve kendinden emin duran kişiliğim? nerde kaldı sabrı, azmi ve olgunluğuyla tüm zorlukları döven güçlü kadın? nerde kaldı bu güçlü kadının açık çayı? çay ocağını tam 3 kez aradım; misafirim var çabuk getirin diye ama annesinin çaputuna bel bağlayan bi yapının insanı olmam çaycı çocukların gözlerinden kaçmamış olacak ki onlar bile beni tınlamadılar.
en iyisi beni tınlayan insanlarla birlikte olmaktı. peki neredeydi bu tıntıncılar? bu soruyu cevaplamam için çok kapsamlı bir arama yapmam gerekecekti. arama tarama konusunda en yetkin kimselere ulaşıp hakettikleri ücretin 5 katını teklif ederek emrimde çalıştırmaya başladım. aldıkları para helal hoş olsun; tıntıncıları bulmaları uzun sürmedi. 5 tane tıntıncıyı emrime amade ettim ve her telefon açışımda bir dediğimi iki etmediler; neskafedir, açık çaydır, oralettir, kekiktir, ıhlamurdur anında getirdiler. emrimdeydiler ama yinede kibarlığı elden bırakmıyor her servise gelişlerinde (ve de servise her gelişlerinde )"mersi tokatımın tersi" gibi espiritüel yaklaşımlarımla kendimi sevdirmeyi ihmal etmiyordum. espirilerime güldükleri zamanlarda "şakayla karışık sadri alışık, heh heh he!" diyerek yanacıklarından birer makas almayı ihmal etmeyerek gönüllerine taht kurdum adeta. onlarla iletişimde bu denli başarılı olmamdan aldığım gaz ve allah vergisi nejat uygur sempatikliğimle zamanla enseye tokat olmadığım insan kalmadı ve herkes beni tınlar oldu. oldu da ne oldu, şöhretin bozduğu celebriti kişilerinin yoluna paralel bi çizgide ilerledim, zamanla beni tınlayanları ben kaale almaz oldum. allahtan ofis anahtarımın markası kale idi de bu kaale almama durumu fazla sorun olmadı başıma. o şekil yıllar yıllar geçti, kapılar anahtarla değil kartla açılır oldu, işte o vakit bütün değerlerimizi yitirdik ve duygu yoksunu birer robota dönüştük. ve yeryüzü gerçekten çok yavan bi yer oldu...
(bu maceranın sonu)
beni bu durum sıktı işte. ben kaç yaşına geldim, evli barklı insan oldum, toplumun önünde çıkıp konuştuğumda insanlar beni bilgili, akıllı, entel, çalışkan filan gibi bi bok sandılar ama yine her dara düştüğüm durumda annemin çaputlarına bel bağlamaktayım. nerde kaldı benim o ayakları yere basan ve kendinden emin duran kişiliğim? nerde kaldı sabrı, azmi ve olgunluğuyla tüm zorlukları döven güçlü kadın? nerde kaldı bu güçlü kadının açık çayı? çay ocağını tam 3 kez aradım; misafirim var çabuk getirin diye ama annesinin çaputuna bel bağlayan bi yapının insanı olmam çaycı çocukların gözlerinden kaçmamış olacak ki onlar bile beni tınlamadılar.
en iyisi beni tınlayan insanlarla birlikte olmaktı. peki neredeydi bu tıntıncılar? bu soruyu cevaplamam için çok kapsamlı bir arama yapmam gerekecekti. arama tarama konusunda en yetkin kimselere ulaşıp hakettikleri ücretin 5 katını teklif ederek emrimde çalıştırmaya başladım. aldıkları para helal hoş olsun; tıntıncıları bulmaları uzun sürmedi. 5 tane tıntıncıyı emrime amade ettim ve her telefon açışımda bir dediğimi iki etmediler; neskafedir, açık çaydır, oralettir, kekiktir, ıhlamurdur anında getirdiler. emrimdeydiler ama yinede kibarlığı elden bırakmıyor her servise gelişlerinde (ve de servise her gelişlerinde )"mersi tokatımın tersi" gibi espiritüel yaklaşımlarımla kendimi sevdirmeyi ihmal etmiyordum. espirilerime güldükleri zamanlarda "şakayla karışık sadri alışık, heh heh he!" diyerek yanacıklarından birer makas almayı ihmal etmeyerek gönüllerine taht kurdum adeta. onlarla iletişimde bu denli başarılı olmamdan aldığım gaz ve allah vergisi nejat uygur sempatikliğimle zamanla enseye tokat olmadığım insan kalmadı ve herkes beni tınlar oldu. oldu da ne oldu, şöhretin bozduğu celebriti kişilerinin yoluna paralel bi çizgide ilerledim, zamanla beni tınlayanları ben kaale almaz oldum. allahtan ofis anahtarımın markası kale idi de bu kaale almama durumu fazla sorun olmadı başıma. o şekil yıllar yıllar geçti, kapılar anahtarla değil kartla açılır oldu, işte o vakit bütün değerlerimizi yitirdik ve duygu yoksunu birer robota dönüştük. ve yeryüzü gerçekten çok yavan bi yer oldu...
(bu maceranın sonu)
1 Ekim 2010 Cuma
22 Ağustos 2010 Pazar
bebe geliyor bebe :)
evettttttt bebe geliyor. yok canım durun panik yapmayın hamile olan ben değilim çok şükür. ben o vazifeyi yeni gördüm daha. 2 yıldır bunun için çabalayan arkadaşlarımızdan aldım haberi. sevinçliyim bu akşam. henüz bi kesecik daha, kalbinin atmasına bile 2 hafta var. ama bu bile başta anne adayı olmak üzere herkesi heyecanlandırabiliyor.
bütün akşam konuştuğumuz tek konu buydu. 3 yıl önce bu zamanlar yaşadıklarımı tekrar yaşadım sanki. çok güzel bi duyguydu gerçekten. umarım tatmak isteyen herkese nasip olur bu duygular.
bütün akşam konuştuğumuz tek konu buydu. 3 yıl önce bu zamanlar yaşadıklarımı tekrar yaşadım sanki. çok güzel bi duyguydu gerçekten. umarım tatmak isteyen herkese nasip olur bu duygular.
7 Mayıs 2010 Cuma
kilolar geliyor allı yeşilli
bloglarda, ffde, twtte bir rejim mevzusudur gidiyor. her bahar rejim yapıyoruz, kiloları veriyoruz, detox yapıyoruz, pislikleri atıyoruz. yaz sıcağı bitip cağnım sonbahar da geçince verdiğimiz kiloları geri alıp, attığımız pisliklere davetiyeler yolluyoruz: sayın kilolar, yaz bitti, kışın bikini neyim giyecek halim yok, buyrun gelin beni sıcak tutuverin kabilinden. sonrasında kilolar geliyor allı yeşilli, kilolar geliyor lipidleri nazlı. tarih bizi yoyocanlar ve yoyosular olarak yazacak kanımca.
hep aynı şekil kalsak hiç dert olmayacak aslında. kıyafet filan derdine düşüyoruz sonra. bi dar geliyor bi bol geliyor aynı giysiler. bi dönem kıçımızdan düşmesin diye kemerle giydiğimiz pantalonu, bi dönem üstüne uzun gömlek, tişört filanla giyebiliyoruz ki bel bölgesi simitlerimiz ortaya çıkmasın. ha o da şanslıysak tabi. bazen o pantaloncuk basene takılıp kaldığından fermuarı kapatmak bile mümkün olamıyor.
sanırım DONE'de konuşulmuştu bi ara, yerken gözümüzü kapatsak yediklerimizin kalorisi sayılmasa filan ne güzel olurdu diye. böylesi hayalperest isteklerde bulunabiliyoruz kilolar söz konusu olduğunda.
benim kilo vermeyle ilgili tek bi isteğim var; yediklerimizin kalorisi artı hanemize, harcadığımız enerjilerin kalorisi eksi hanemize yazılıyor. buraya kadar OK. peki neden yemediklerimizin kalorisi - hanemize yazılmıyor? örneklendiriyim: mesela rejim yapıcam diye kendimi kasmaktayken arkadaşım tiramisu ısmarlamış ben tiramisuya gizli bakışlar atarak sadece yeşil çay içmişim. bu durumda neden bir dilim tiramisu kalorisi benim - haneme yazılmıyor? yahut sevdicekle bir akşam yemeğinde sevdicek tabak dolusu kalorili mammalarla rakıyı götürürken bendeniz bol salata yiyip sadece şalgam suyu ya da soda içmişsem neden yiyip içmemek için kastıklarımın kalorisi - haneme yazılmıyor arkadaşım. vücut mühendisleri yanlış bir muhasebe yapıyorlar kanımca. daha mantıklı ve işevuruk bir hesaplama olan benim teoriyi kullansalar inanın daha mutlu bi toplum oluruz. daha mutlu olunca da hep olumlu şeyleri çekeriz, kriz işte o zaman teğet geçer bizi. sırtımız yere gelmez diyorum bak. o kadar önemli bi mevzu yani.
hep aynı şekil kalsak hiç dert olmayacak aslında. kıyafet filan derdine düşüyoruz sonra. bi dar geliyor bi bol geliyor aynı giysiler. bi dönem kıçımızdan düşmesin diye kemerle giydiğimiz pantalonu, bi dönem üstüne uzun gömlek, tişört filanla giyebiliyoruz ki bel bölgesi simitlerimiz ortaya çıkmasın. ha o da şanslıysak tabi. bazen o pantaloncuk basene takılıp kaldığından fermuarı kapatmak bile mümkün olamıyor.
sanırım DONE'de konuşulmuştu bi ara, yerken gözümüzü kapatsak yediklerimizin kalorisi sayılmasa filan ne güzel olurdu diye. böylesi hayalperest isteklerde bulunabiliyoruz kilolar söz konusu olduğunda.
benim kilo vermeyle ilgili tek bi isteğim var; yediklerimizin kalorisi artı hanemize, harcadığımız enerjilerin kalorisi eksi hanemize yazılıyor. buraya kadar OK. peki neden yemediklerimizin kalorisi - hanemize yazılmıyor? örneklendiriyim: mesela rejim yapıcam diye kendimi kasmaktayken arkadaşım tiramisu ısmarlamış ben tiramisuya gizli bakışlar atarak sadece yeşil çay içmişim. bu durumda neden bir dilim tiramisu kalorisi benim - haneme yazılmıyor? yahut sevdicekle bir akşam yemeğinde sevdicek tabak dolusu kalorili mammalarla rakıyı götürürken bendeniz bol salata yiyip sadece şalgam suyu ya da soda içmişsem neden yiyip içmemek için kastıklarımın kalorisi - haneme yazılmıyor arkadaşım. vücut mühendisleri yanlış bir muhasebe yapıyorlar kanımca. daha mantıklı ve işevuruk bir hesaplama olan benim teoriyi kullansalar inanın daha mutlu bi toplum oluruz. daha mutlu olunca da hep olumlu şeyleri çekeriz, kriz işte o zaman teğet geçer bizi. sırtımız yere gelmez diyorum bak. o kadar önemli bi mevzu yani.
10 Nisan 2010 Cumartesi
iyi ki doğdun yavrucum!!!
fiziksel olarak büyüyüp gelişeli çok oldu tabi. evlendim, yeni bi ailem oldu, veeeee sonra anne oldum. asıl o zaman anladım bi ailem olduğunu. bir ailem vardı ve ben o ailede anneydim. anne olmayı öğrenmeye başladım. biraz içgüdülerimle biraz da yavrumun bana öğrettikleriyle... artık ergenlikten çıktığımı iyice duyumsuyorum (evet anca!). hayatla daha barışık, daha sevgi dolu, ayakları yere daha sağlam basan, daha güvenli, daha fazla sabırlı, daha fazla hoşgörülü, daha affedici ama gerektiğinde daha cezalandırıcı olmayı öğrendim. hatalarımı gördüm ve ders aldım, yolumu nasıl çizmem gerektiğini anladım.
34 ergenliği noktalamak için geç bir yaş belki ama olsun, geç olsun güç olmasın (ne çok söyler oldum bu lafı. çok kaderci gösterdi beni ama idare ediverin gari). beni büyütenin geçen yıllar değil yavrukuşum (ve onunla birlikte artan sorumluluklar) olduğunu düşünüyorum.
şimdi yapacakları listeliyorum, ne çok şey var yapmak istediğim. yetişemiyorum hayatın hızına, okumak istediğim kitapların, izlenmek istediğim filmlerin sayısı her geçen gün artıyor. ben izleyemeyip okuyamadıkça inadına yapar gibi kitap yazıp film çekiyorlar. bunun yanında bebişim her geçen gün büyüyor, her gün yeni laflarla, hareketlerle beni şaşırtıyor. hızı başımı döndürüyor, yakalamaya çalışıyorum ama hep gerisinde kalıyorum. son sürat koşmalıyım ve sanki hiç uyumamalıyım, belki o zaman anca yetişebilirim hızına diyorum. ama biliyorum ki benim hücreler o kadar hızla bölünmüyor. en iyi yapabildiğim şey şaşakalmak bu hıza.
çok koştum ve hala koşuyorum. artık arada bir güneş gören bi yerde durup bi nefes almalıyım. güneşten nazlı nazlı gelen fotonların beni ısıtmasına izin vermeli, kuş seslerini dinlemeliyim. sonra dönüp bi geri bakmalıyım, aldığım yola. ne kadar gitmişim fark etmeliyim. nerdeyim, nerdeydim, neye gitmeye niyetliyim bi düşünmeliyim.
sonrası? sonrası yine oğluşumun büyüme, benim anne olma ve bizim aile olma maceramıza devam.
7 Nisan 2010 Çarşamba
geç olsun güç olmasın!!!
yahu hayat ne biçim süprizlerle dolu! bugünün nasıl geçeceğine dair bir sürü olasılık vardı kafamda ama hepsinden farklı bi şey oldu. 5 jüri üyesi ve 3 aday buluşacaktı bugün sabah 10da. toplam 8 kişi yani. bu 8in ben dahil 6 sı türkiyenin dört bir yanından ankaraya geleceklerdi. ANCAK eskişehirden (diğerlerine göre en yakın ilden yani) gelecek juri üyesi teşrif etmedi. ve jüri düştü! neden gelmedi/gelemedi? nasıl bir cezai işleme maruz kalacak bilemiyorum. beni pek ilgilendirmiyor. yönetmeliğe göre yapılması gereken en geç 15 gün içinde bu jüri üyesi yerine gelecek yedek jüri üyesiyle yeniden toplanmak. yani 23 nisana kadar yine bir ankara yolu görünecek bana. şu an geri dönmekte olduğum yoldan geri gelicem yani...
her şeyde bi hayır vardır diyorum. 2 kez yolculuk yapıcam ama sanki böylesi daha mı iyi oldu ne?
sersemim biraz gece geç yatmaktan, katettiğim mesafeden, hala yolda olmaktan vs. hayatımı askıya almıştım bir süredir. önümüzdeki 15 günü askıda geçirmek istemiyorum ama.
her şeyde bi hayır vardır diyorum. 2 kez yolculuk yapıcam ama sanki böylesi daha mı iyi oldu ne?
sersemim biraz gece geç yatmaktan, katettiğim mesafeden, hala yolda olmaktan vs. hayatımı askıya almıştım bir süredir. önümüzdeki 15 günü askıda geçirmek istemiyorum ama.
5 Nisan 2010 Pazartesi
her şey çok süper olacak!!!
artık hazır sayılırım. daha da ne yapayım ki zaten. yarın sabah yola koyuluyorum. çantam hazır sayılır, sabaha koyacaklarım var. oğluşumun kokusunu iyi bi içime çektim. onun varlığı bana güç verecek uzaktadan da olsa.
salı, çarşamba ankaradayım blog. iyi haberler bekle benden.
salı, çarşamba ankaradayım blog. iyi haberler bekle benden.
30 Mart 2010 Salı
iyi ki doğdum canım!
dostlar ben 34 oldum bugün... çok şaşkınım. doğum günüm olduğunu biliyorum da ne zaman 34 oldum ona şaşıyorum. 10 lu yaşlarımı hatırlıyorum. 15, 16, 17, 18 filan. sonra yıllar nasıl geçiverdi. boşa geçti onca zaman diye hayıflananlardan değilim ama çok hızlı geçti ya!!!
daha dün çocukken ne çabuk 34 yaşında bir çocuk annesi kadın giysisine bürünüverdim...
daha dün çocukken ne çabuk 34 yaşında bir çocuk annesi kadın giysisine bürünüverdim...
29 Mart 2010 Pazartesi
noluyoz?
konu:
aşk,
hayat,
insan ilişkileri,
üzüntü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



