anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ekim 2010 Pazartesi
cahit arf
yazmakta baya geç kaldım. neredeyse gece yarısı olacak ama yine de bugün hoşuma giden durumu yazmadan geçemiycem: google efendi bugün cahit arfı anmış ve ona özel yapmış logosunu. ben buraya koyim da kaldırılınca hatıra kalsın, ruhu şad olsun.
22 Şubat 2010 Pazartesi
A'dam
Bi gezi yazısı yazma işi aldım üstüme bi ağır geldi ki sormayın. 2 haftadır gezi anıları yazmamak için bi şey de yazamadım. Aslında bi taraftan pek yazacak vaktim olmadı açıkçası.
Neyse demek istediğim bi kaç şey var, bu geziye dair. Bu seyahatin amacı Haarlem deki InHolland yüksek okulunu ziyaret etmekti. Haarlem den başka Amsterdam ve Alkmaar’da da bulunduk. Kısa kısa aktariym;
A’dam
Pazar günü Amsterdam’a gidip ayaklarımıza karasular inene kadar gezdik. Gezdik diyorum sevgili kocacığım eşlik etti bu gezide bana. Ayaklarımıza kara sular indi ama daha gezmek istediğim bi çok yer vardı aslında. Nereleri gezdik ne yaptık tek tek anlatasım yok. Ama Pazar gününün ben de bıraktığı duyguları anlatmak isterim.
Öncelikle itiraf etmeliyim çakıldaklarım dondu, insanlar nasıl beresiz eldivensiz dolaşıyorlar şaştım kaldım. En sık kullanılan ulaşım aracının bisiklet oluşu ve özellikle bu soğuğa rağmen bisiklet oluşu da gerçekten gıpta ettiğim bi şeydi. Yaklaşık 11 sene önce geldiğimde A’damı çok karanlık, basık, tekinsiz bi yer olarak görmüş kendimi hiç iyi hissetmemiştim (gerçi yol arkadaşımın çantasının hostelde kayboluşu çok etkiliydi sanırım bu algıda). Bu defa yaşamak için değil ama gezmek, eğlenmek, öğrenmek için sık sık gelmek isteyeceğim bi şehir olduğunu hissettim. Kanallar, müzeler, meydanlar, parklar… hepsini daha uzun zamana yayarak görmek isterim tekrar.
Alkmaar
Tüm gezinin sadece Alkmaar’da geçen kısmında hava yağışlıydı. Diğer günler ne kadar soğuk olsa da yağış yoktu ve açık havada bulunmak dert olmamıştı. Alkmaar’a gideceğimiz gün Haarlem’de yağmakta olan yağmura bakarak hemen Alkmaar’da buluşacağım Monique’i arayıp Alkmaar’daki hava durumunu sordum. Haarlem’den kalır yanı yoktu. Turun gerçekleşmeyeceğini düşünerek ne yapayım diye sordum. “biz yağmurdan korkmuyoruz ki, tur tabi ki gerçekleşecek” cevabını alıp oturdum. O koşullarda yaşamak zorunda olduklarından araziye uymuşlari insanlar, bencileyin Batı Anadoludan gelmiş birinin bu sözlerini anlamakta zorlandılar. Kendi yaşam koşullarımı sorduladım sonra…
Neyse Alkmaar’ı yağmurlu bi günde gezdik böylece. Şirin mi şirin bi yer Alkmaar. Ülke geneline paralel en yaygın araç bisiklet. Evler eski ateş tuğlasından. Eskiye ait bi çok şeyi korumuşlar, özellikle yapıları. Peynir müzesi önünde yaz aylarında cuma günleri yüzyıllardır devam eden geleneksel peynir pazarlarını görmek mümkünmüş hala. 10 üstünden 10 verdim. Sadece gezmek değil yaşamak isteyeceğim bi yerdi gerçekten.
Gelelim Haarlem’e. Haarlem’i başka bi yazıya bırakıyorum. Vakit ayırıp yazmak istiyorum çünkü. Bu yazı çok aceleye geldi. Haarlem’i harcamıyim. Ayrıca fazla uzatıp sıkmıyim da.
ayrıca bi da arayı bu kadar açmıycam blog söz.
edit: bu başlık olmamış, sonradan fark ettim. ama yaptım bi yanlış değiştirmiyim baki kalsın. bakıp bakıp ders aliym.
Neyse demek istediğim bi kaç şey var, bu geziye dair. Bu seyahatin amacı Haarlem deki InHolland yüksek okulunu ziyaret etmekti. Haarlem den başka Amsterdam ve Alkmaar’da da bulunduk. Kısa kısa aktariym;
A’dam

Pazar günü Amsterdam’a gidip ayaklarımıza karasular inene kadar gezdik. Gezdik diyorum sevgili kocacığım eşlik etti bu gezide bana. Ayaklarımıza kara sular indi ama daha gezmek istediğim bi çok yer vardı aslında. Nereleri gezdik ne yaptık tek tek anlatasım yok. Ama Pazar gününün ben de bıraktığı duyguları anlatmak isterim.
Öncelikle itiraf etmeliyim çakıldaklarım dondu, insanlar nasıl beresiz eldivensiz dolaşıyorlar şaştım kaldım. En sık kullanılan ulaşım aracının bisiklet oluşu ve özellikle bu soğuğa rağmen bisiklet oluşu da gerçekten gıpta ettiğim bi şeydi. Yaklaşık 11 sene önce geldiğimde A’damı çok karanlık, basık, tekinsiz bi yer olarak görmüş kendimi hiç iyi hissetmemiştim (gerçi yol arkadaşımın çantasının hostelde kayboluşu çok etkiliydi sanırım bu algıda). Bu defa yaşamak için değil ama gezmek, eğlenmek, öğrenmek için sık sık gelmek isteyeceğim bi şehir olduğunu hissettim. Kanallar, müzeler, meydanlar, parklar… hepsini daha uzun zamana yayarak görmek isterim tekrar.
Alkmaar

Tüm gezinin sadece Alkmaar’da geçen kısmında hava yağışlıydı. Diğer günler ne kadar soğuk olsa da yağış yoktu ve açık havada bulunmak dert olmamıştı. Alkmaar’a gideceğimiz gün Haarlem’de yağmakta olan yağmura bakarak hemen Alkmaar’da buluşacağım Monique’i arayıp Alkmaar’daki hava durumunu sordum. Haarlem’den kalır yanı yoktu. Turun gerçekleşmeyeceğini düşünerek ne yapayım diye sordum. “biz yağmurdan korkmuyoruz ki, tur tabi ki gerçekleşecek” cevabını alıp oturdum. O koşullarda yaşamak zorunda olduklarından araziye uymuşlari insanlar, bencileyin Batı Anadoludan gelmiş birinin bu sözlerini anlamakta zorlandılar. Kendi yaşam koşullarımı sorduladım sonra…
Neyse Alkmaar’ı yağmurlu bi günde gezdik böylece. Şirin mi şirin bi yer Alkmaar. Ülke geneline paralel en yaygın araç bisiklet. Evler eski ateş tuğlasından. Eskiye ait bi çok şeyi korumuşlar, özellikle yapıları. Peynir müzesi önünde yaz aylarında cuma günleri yüzyıllardır devam eden geleneksel peynir pazarlarını görmek mümkünmüş hala. 10 üstünden 10 verdim. Sadece gezmek değil yaşamak isteyeceğim bi yerdi gerçekten.
Gelelim Haarlem’e. Haarlem’i başka bi yazıya bırakıyorum. Vakit ayırıp yazmak istiyorum çünkü. Bu yazı çok aceleye geldi. Haarlem’i harcamıyim. Ayrıca fazla uzatıp sıkmıyim da.
ayrıca bi da arayı bu kadar açmıycam blog söz.
edit: bu başlık olmamış, sonradan fark ettim. ama yaptım bi yanlış değiştirmiyim baki kalsın. bakıp bakıp ders aliym.
29 Ocak 2010 Cuma
hacı mevzusu
şu blog yazısına yapılan yorumlar var ya altta. "x yorum" yazıyo hiç ellemezsen default olarak. ama ellersen ne yazdıysan o yazıyo (kapiş?). benimkinde standart hali durupduruyordu. değiştiriyim dedim bi ara bakındım nasıl olucak diye yapamadım. star wars'un cnbce'de yayınlanmaya başladığı akşam blog okurken bu değiştirme işi depreşti, dereotundannefretederim'cime açtım konuyu bir mail ataraktan. allah razı olsun star wars izliyorum demedi bana cevap yazdı (aslında izliyorum dedi de hem izledi hem yazdı herhalde, öyle de 10 parmakta 10 marifet). yeri gelmişken bi da teşekkürümü edeyim.
anladım nasıl yapılacağını da yorum yapanlara ne ad vereceğimi bilemedim, şöyle güzel bi laf bulana kadar bekliyim diye düşünürken DONEcan'ın sık kullandığı "hacı" geldi aklıma, onu yazıverdim. şahsen hiç kullanmadığımdan, burada da eğreti duracağı endişesi içindeydim. bu endişe 3 gece uyutmadı beni, çalışma verimim düştü, iştahım azaldı, göz altlarım morardı, çöktüm sanki ve hayattan zevk alamadığımı hissetmeye başladım. ammavelakin sonra bi baktım, anaaa "hacı" gerçekten tutmuş, bir coştum, bir taştım ve hayata yeniden tutundum (böyle de duygularımın kölesi bi insanım işte).
anlatmaya değmez bi şeymiş bunu da yazınca anladım. ama yorumcuya hacı demek bana gerçekten komik geldi be hacı :) kafamdaki hacı imajının burda yorum yapıyo oluşu cidden komik ama. çünkü hacı deyince aklıma gelen hacı ninem ve eniştemdi zamanında. artık hacı kelimesi emniyetteki nine ve dedelerden oluşan kalabalık güruhları hatırlatıyor bana. çünkü ne zaman emniyete pasaportla ilgili işim düşse hac ya da umre mevsimi oluyo. ya da umre ve hac mevsimi hiç bitmiyo, ben gitmesem de hacı adayları hep oradalar belki. emniyetin her durumda parmak izi alma isteği var ya artık, belki eskiden vekalet verip aldıkları pasaport için şimdi bizzat emniyete gelmek zorunda kalıyor bu güruh.
karşılaştıklarımın bir çoğu bırak yurtdışına çıkmayı il dışına bile çıkmamışlar, hatta köylerinden kalkıp şehir merkezindeki emniyete gelmek bile macera dolu bir yolculuk onlar için. hacca gitmeyi sorgulamak istemiyorum aslında ama o insancıkların halini görünce şaşıyorum.
önceki sefer emniyete gidişimde bi hayli zaman geçirdim hacı adaylarıyla. hava cidden sıcaktı. bu dedecik, ninecikler en kalın giysilerini giyip gelmişlerdi emniyete (oğuz atay'ın toprağı bol olsun). ellerinde sıra numarası parmak izi vermek için bekliyorlardı. ama çoğu ne için beklediğini, kaç saat bekleyeceklerini, sıra onlara geldiğinde ne yapacaklarını, parmak izini verince neler olacağını vs. bilmiyordu. hatta bilmesi gerektiğini akıl bile etmiyordu. yönlendiren birileri vardı, sanırım bi tur görevlisi filan, adam öl dese ölecekler o derece.
benim beklemekten gerilip öfkelenmemin filan aksine, onlar yolculuklarının mutlu heyecanıyla bekleşmekteydiler. çünkü uçağa bineceklerdi, bambaşka bi memleket göreceklerdi, kutsal bi boyutu var ayrıca, aralarında huşu içerisinde muhabbet ediyorlardı. aslında yolculukları çoktan başlamış bana göre. evlerinden (büyük olasılıkla köylerinden, ilçelerinden) kalkıp gelmişlerdi. kapıdan çıkmışlardı yani. kapıdan ilk kez çıkmak hiç de kolay değil be hacım.
beni şaşırtan şeylerden biri şu olmuştu. pasaport biriminde parmak izi alan makinede çok sıra vardı hacılar sebebiyle. bi kısım insanı kriminal ofisteki parmak izi alma makinesine yönlendirdiler. yönlendirme dediğim asansöre binip 3. kattaki makinenin yanına gitmek. gidecek grubun içinde ben de vardım ve hacca gitme niyetlisi olmayan tek kişi de bendim. bizi yukarı gönderen polis beni bu hacıların 6-7 sine yol gösterici ilan etti "siz yardımcı olun da sizle çıksınlar" gibilerinden. birlikte asansöre yürüdük, düğmeye bastım, asansörün gelmesini bekledik, geldi, bindik, 3. kat düğmesine bastım, yukarı çıktık, kapı açıldı, 3. kat koridorunda ilerledik, kriminal birimi bulduk... bu esnada dedelerin ninelerin halini görmeliydiniz. her adımla hacca daha da yaklaşıyorlar sanki, daha bi huşu içine giriyorlar. altı üstü 2 kat yukarı çıktık. "hacı gardeş, bizim gaderimiz bir yazılmış. bak gördün mü asansörde de birlikteyiz" diye birbirinin sırtını sıvazlıyorlar, gözleri doluyor.
sanırsın yüzük kardeşliği; mordora yüzüğü atmaya gidiyorlar, eğer bu görevi tamamlarlarsa tüm dünya kurtulacak. o denli bi sorumluluk içindeler yani. orda şunu bir kez daha anladım onları böyle görünce cahillik ve inanç güzel bi şey. hatta süper bi şey. sırtın yere gelmez.
neyse lafı uzattım da o dedeler, nineler buraya yorum yazsa çok komik olurdu hacı onu demek istiyorum iki saattir.
anladım nasıl yapılacağını da yorum yapanlara ne ad vereceğimi bilemedim, şöyle güzel bi laf bulana kadar bekliyim diye düşünürken DONEcan'ın sık kullandığı "hacı" geldi aklıma, onu yazıverdim. şahsen hiç kullanmadığımdan, burada da eğreti duracağı endişesi içindeydim. bu endişe 3 gece uyutmadı beni, çalışma verimim düştü, iştahım azaldı, göz altlarım morardı, çöktüm sanki ve hayattan zevk alamadığımı hissetmeye başladım. ammavelakin sonra bi baktım, anaaa "hacı" gerçekten tutmuş, bir coştum, bir taştım ve hayata yeniden tutundum (böyle de duygularımın kölesi bi insanım işte).
anlatmaya değmez bi şeymiş bunu da yazınca anladım. ama yorumcuya hacı demek bana gerçekten komik geldi be hacı :) kafamdaki hacı imajının burda yorum yapıyo oluşu cidden komik ama. çünkü hacı deyince aklıma gelen hacı ninem ve eniştemdi zamanında. artık hacı kelimesi emniyetteki nine ve dedelerden oluşan kalabalık güruhları hatırlatıyor bana. çünkü ne zaman emniyete pasaportla ilgili işim düşse hac ya da umre mevsimi oluyo. ya da umre ve hac mevsimi hiç bitmiyo, ben gitmesem de hacı adayları hep oradalar belki. emniyetin her durumda parmak izi alma isteği var ya artık, belki eskiden vekalet verip aldıkları pasaport için şimdi bizzat emniyete gelmek zorunda kalıyor bu güruh.
karşılaştıklarımın bir çoğu bırak yurtdışına çıkmayı il dışına bile çıkmamışlar, hatta köylerinden kalkıp şehir merkezindeki emniyete gelmek bile macera dolu bir yolculuk onlar için. hacca gitmeyi sorgulamak istemiyorum aslında ama o insancıkların halini görünce şaşıyorum.
önceki sefer emniyete gidişimde bi hayli zaman geçirdim hacı adaylarıyla. hava cidden sıcaktı. bu dedecik, ninecikler en kalın giysilerini giyip gelmişlerdi emniyete (oğuz atay'ın toprağı bol olsun). ellerinde sıra numarası parmak izi vermek için bekliyorlardı. ama çoğu ne için beklediğini, kaç saat bekleyeceklerini, sıra onlara geldiğinde ne yapacaklarını, parmak izini verince neler olacağını vs. bilmiyordu. hatta bilmesi gerektiğini akıl bile etmiyordu. yönlendiren birileri vardı, sanırım bi tur görevlisi filan, adam öl dese ölecekler o derece.
benim beklemekten gerilip öfkelenmemin filan aksine, onlar yolculuklarının mutlu heyecanıyla bekleşmekteydiler. çünkü uçağa bineceklerdi, bambaşka bi memleket göreceklerdi, kutsal bi boyutu var ayrıca, aralarında huşu içerisinde muhabbet ediyorlardı. aslında yolculukları çoktan başlamış bana göre. evlerinden (büyük olasılıkla köylerinden, ilçelerinden) kalkıp gelmişlerdi. kapıdan çıkmışlardı yani. kapıdan ilk kez çıkmak hiç de kolay değil be hacım.
beni şaşırtan şeylerden biri şu olmuştu. pasaport biriminde parmak izi alan makinede çok sıra vardı hacılar sebebiyle. bi kısım insanı kriminal ofisteki parmak izi alma makinesine yönlendirdiler. yönlendirme dediğim asansöre binip 3. kattaki makinenin yanına gitmek. gidecek grubun içinde ben de vardım ve hacca gitme niyetlisi olmayan tek kişi de bendim. bizi yukarı gönderen polis beni bu hacıların 6-7 sine yol gösterici ilan etti "siz yardımcı olun da sizle çıksınlar" gibilerinden. birlikte asansöre yürüdük, düğmeye bastım, asansörün gelmesini bekledik, geldi, bindik, 3. kat düğmesine bastım, yukarı çıktık, kapı açıldı, 3. kat koridorunda ilerledik, kriminal birimi bulduk... bu esnada dedelerin ninelerin halini görmeliydiniz. her adımla hacca daha da yaklaşıyorlar sanki, daha bi huşu içine giriyorlar. altı üstü 2 kat yukarı çıktık. "hacı gardeş, bizim gaderimiz bir yazılmış. bak gördün mü asansörde de birlikteyiz" diye birbirinin sırtını sıvazlıyorlar, gözleri doluyor.
sanırsın yüzük kardeşliği; mordora yüzüğü atmaya gidiyorlar, eğer bu görevi tamamlarlarsa tüm dünya kurtulacak. o denli bi sorumluluk içindeler yani. orda şunu bir kez daha anladım onları böyle görünce cahillik ve inanç güzel bi şey. hatta süper bi şey. sırtın yere gelmez.
neyse lafı uzattım da o dedeler, nineler buraya yorum yazsa çok komik olurdu hacı onu demek istiyorum iki saattir.
11 Eylül 2009 Cuma
sonsuz göklerin hür sahipleri gönlüm sizlerledir
sanki dün gibi ama tam 21 yıl olmuş. ben de bu bücürlere eşlik ediyordum sallana sallana. daha dündü, bilemedin 5 sene hadi taş çatlasın 10 sene olmuştur diycem. ama 3 değil 5 değil 7 değil 10 değil tam 21 yıl olmuş bu film çekileli.
ben ne zaman büyüdüm çoluğa çocuğa karıştım yaaaa!
ben ne zaman büyüdüm çoluğa çocuğa karıştım yaaaa!
23 Temmuz 2009 Perşembe
ayni denize giriyoruz ya ondan herhal
yunanlilardan bi farkimiz olmadigini bi kez daha gordum. tipimiz ayni, hal hareket, konusma, mimik, yeme, icme kulturu, bazi kiroluklarimiz, kotu pis aliskanliklarimiz...
3 gunde gordugum bize benzer manzaralar:
sokakta ayiptir soylemesi cisini yapan adamlar (3 gunde 3 tane gordum hem de gunduz vakitlerinde)
bedensel engelli dilenciler
kirmizi isikta duran arabalarin camini silenler
kafede, restoranda otururken gelip cicek, gece lambasi, porno cd, biblo vs satmaya calisanlar
bickin taksi soforleri
alaturka tuvaletler
nazar boncuklari
musakka (ve daha bi suru patlican yemegi), cacik, pirasa, lokma, uzo gibi bizimle tamamen ayni ya da cok benzer tadlar
yol sorunca el kol hareketleriyle bir kac farkli yoldan tarif edip, hatta onunla da yetinmeyip sizinle yolun kosesine kadar gelen insanlar
sokaklarda surunen komando, bisikletli adam vs gibi oyuncak satan isportacilar
20 m uzakliktaki yaya gecidine gitmeyip trafige aldirmadan gecmeye calisan yayalar
sari yanar yanmaz kornaya basan soforler
veee en sinir oldugum seylerden: yan kesicilik
evet arkadasimin cep telefonunu otobuste kasla goz arasinda yuruttuler. otobuse bindiginde cebindeydi, ayakta gecen 10 dk. otobus yolculugundan sonra indigimizde telefon yoktu. gercekten sinir etti bu durum bizi.
kisacasi hic yabancilik cekmedik evelallah diyor ve bitiriyorum.
3 gunde gordugum bize benzer manzaralar:
sokakta ayiptir soylemesi cisini yapan adamlar (3 gunde 3 tane gordum hem de gunduz vakitlerinde)
bedensel engelli dilenciler
kirmizi isikta duran arabalarin camini silenler
kafede, restoranda otururken gelip cicek, gece lambasi, porno cd, biblo vs satmaya calisanlar
bickin taksi soforleri
alaturka tuvaletler
nazar boncuklari
musakka (ve daha bi suru patlican yemegi), cacik, pirasa, lokma, uzo gibi bizimle tamamen ayni ya da cok benzer tadlar
yol sorunca el kol hareketleriyle bir kac farkli yoldan tarif edip, hatta onunla da yetinmeyip sizinle yolun kosesine kadar gelen insanlar
sokaklarda surunen komando, bisikletli adam vs gibi oyuncak satan isportacilar
20 m uzakliktaki yaya gecidine gitmeyip trafige aldirmadan gecmeye calisan yayalar
sari yanar yanmaz kornaya basan soforler
veee en sinir oldugum seylerden: yan kesicilik
evet arkadasimin cep telefonunu otobuste kasla goz arasinda yuruttuler. otobuse bindiginde cebindeydi, ayakta gecen 10 dk. otobus yolculugundan sonra indigimizde telefon yoktu. gercekten sinir etti bu durum bizi.
kisacasi hic yabancilik cekmedik evelallah diyor ve bitiriyorum.
28 Haziran 2009 Pazar
ana mını seveyim, yine beni gurez (?)
söyleyeceğim abartı, uydurma vs gelebilir. ben de inanmazdım belki ama gerçek bir olay demekle yetineyim (gereksiz yemin etmiyim ki inandırıcılığını yitirmesin. bu parantez anlatacağımın uydurmasyonmuş gibi görünme durumunu iyice pekiştirdi sanki. neyse...)
şu an tüm tv kanallarında, internette, gazetelerde filan bol bol micheal jackson'dan bahsediliyor. bu kadar yoğun anılmamıştır herhalde en zirvede olduğu zamanlarda bile. rahmetliyi bu kadar sık görünce aklıma onunla ilgili bir anı geldi. sene 93-94 filandı sanıyorum. bi ahbabın henüz ilkokul çağına gelmemiş çocuğu ablasına "abla ana mını seveyim yine beni gurez"i açsana, hadi onu dinleyelim" tarzı isteklerde bulunur. ablası anlayamaz hangi şarkıdan bahsettiğini. o zaman CD, mp3 filan yok. anca kaset, kasetçalar, radyo, walkmen, tv vasıtasıyla müzik dinleniyor. ablanın son zamanlarda en çok dinlediği şey rahmetlinin yeni kaseti. tüm kaseti dinleyip çocuğun kastettiği şarkıyı buluyor abla. rahmetlinin "All i wanna say is that
They don't really care about us" deyişini çocuk "ana mını seveyim, yine beni gurez" olarak algılıyor!!!
insanın pes, yuh diyesi geliyor bu yanlış anlamaya ama çocuktur deyip geçmek lazım. ablası uydurdu desem herhalde uydursa daha güzelini uydururdu diye düşünüyorum.
neyse bu da böyle bi anımdı işte.
şu an tüm tv kanallarında, internette, gazetelerde filan bol bol micheal jackson'dan bahsediliyor. bu kadar yoğun anılmamıştır herhalde en zirvede olduğu zamanlarda bile. rahmetliyi bu kadar sık görünce aklıma onunla ilgili bir anı geldi. sene 93-94 filandı sanıyorum. bi ahbabın henüz ilkokul çağına gelmemiş çocuğu ablasına "abla ana mını seveyim yine beni gurez"i açsana, hadi onu dinleyelim" tarzı isteklerde bulunur. ablası anlayamaz hangi şarkıdan bahsettiğini. o zaman CD, mp3 filan yok. anca kaset, kasetçalar, radyo, walkmen, tv vasıtasıyla müzik dinleniyor. ablanın son zamanlarda en çok dinlediği şey rahmetlinin yeni kaseti. tüm kaseti dinleyip çocuğun kastettiği şarkıyı buluyor abla. rahmetlinin "All i wanna say is that
They don't really care about us" deyişini çocuk "ana mını seveyim, yine beni gurez" olarak algılıyor!!!
insanın pes, yuh diyesi geliyor bu yanlış anlamaya ama çocuktur deyip geçmek lazım. ablası uydurdu desem herhalde uydursa daha güzelini uydururdu diye düşünüyorum.
neyse bu da böyle bi anımdı işte.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)