elektirik süpürgesi almayı düşünüyoruz. çünkü şu an evde kullanılan bi 10 senelik filan neredeyse, çekiş gücü düşük, uçusan tozlar göremesem de bi taraftan emip bi taraftan kusuyor büyük olasılıkla.
sulu mu yoksa susuz-torbasız tip mi almalı acaba? buraya yolu düşenlerden bu konuda önerisi olan yok mudur?
merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Aralık 2010 Cumartesi
4 Mart 2010 Perşembe
idrar aranıyor
2 haftadır oğlanın çişiyle başım dertte. çiş dediğim aslında idrar (yani bu sıvı çocukça bi bağlamda değil, büyükçe bi bağlamda lazım, onu demek istiyorum).
olayımız şu: spor merkezine üyeliğimiz bitti. bu sene üyeliği yenilerken bebişimizi de aramıza katalım dedim havuza filan sokarız babında. dediler ki paşamızın da idrar tahlili, sağlık raporu filan lazım. hay hay yaptıralım dedim. ama hay hay demekle olmuyormuş gördüm; tahlil yaptıracak miktarda idrar edinemedik paşadan. kendisi henüz hacetini bezine yaptığından idrar edinim sürecimiz uzadı. bardak, lazımlık vs. ye yapmayı reddetti. bebeklere takılan idrar torbasını da başarıyla kullanamadım. 2 idrar torbasını yerinden oynatıp çişin tamamını beze yapmayı becerdi, biri takılıyken kakasını yaparak idrar torbasını kullanılamaz hale soktu, başka birine de kustu... daha ne yapayım bilemedim.
kan anonsu gibi idrar anonsu vericem, yahut gazeteye ilan: "tahlil yaptırılmak üzere yaklaşık 23 aylık oğlan çocuu idrarı aranmaktadır. " diye. şaka ya şaka vermiyecem vermicem. ama ciddi ciddi düşündüğüm şey şu: idrarın bu gibi basit tahlillerde bakılan özellikleri cinsiyet ve yaşa ilişkin bilgiler içerir mi acaba? yani bu miniğin çişi deyip gidip kendim vericem, o kadar kafam bozuk. zaten daha az sıra beklendiği için tahlili sağlık ocağında yaptırıyoruz, dna testi yapacak halleri yok heralde di mi?
di mi? bi fikir verin!
olayımız şu: spor merkezine üyeliğimiz bitti. bu sene üyeliği yenilerken bebişimizi de aramıza katalım dedim havuza filan sokarız babında. dediler ki paşamızın da idrar tahlili, sağlık raporu filan lazım. hay hay yaptıralım dedim. ama hay hay demekle olmuyormuş gördüm; tahlil yaptıracak miktarda idrar edinemedik paşadan. kendisi henüz hacetini bezine yaptığından idrar edinim sürecimiz uzadı. bardak, lazımlık vs. ye yapmayı reddetti. bebeklere takılan idrar torbasını da başarıyla kullanamadım. 2 idrar torbasını yerinden oynatıp çişin tamamını beze yapmayı becerdi, biri takılıyken kakasını yaparak idrar torbasını kullanılamaz hale soktu, başka birine de kustu... daha ne yapayım bilemedim.
kan anonsu gibi idrar anonsu vericem, yahut gazeteye ilan: "tahlil yaptırılmak üzere yaklaşık 23 aylık oğlan çocuu idrarı aranmaktadır. " diye. şaka ya şaka vermiyecem vermicem. ama ciddi ciddi düşündüğüm şey şu: idrarın bu gibi basit tahlillerde bakılan özellikleri cinsiyet ve yaşa ilişkin bilgiler içerir mi acaba? yani bu miniğin çişi deyip gidip kendim vericem, o kadar kafam bozuk. zaten daha az sıra beklendiği için tahlili sağlık ocağında yaptırıyoruz, dna testi yapacak halleri yok heralde di mi?
di mi? bi fikir verin!
28 Ocak 2010 Perşembe
başım belada, telefonumu düşürdüm helada...
çok su içiyorum ben. o kadar ki nerdeyse her saat avagadro sayısı kere tuvalete gidiyorum. bugün tuvalet ziyaretlerimin birini 3. kat kadın wc ye yapmıştım. kapıdan girişimin 10. sn de telefonumun cupppp sesiyle deliği boylamasını seyrettim(seyrettim derken bu olaya seyirci kaldım manasında). sonracığıma bi görevli gelip eline 2 kat çöp poşeti geçirip aldı delikten:S hemen içini açtı, sim kart bi yana, batarya bi yana, arka ve ön kapaklar bi yana ayrıldı. sim kart çalışıyor allahtan ama numaraları telefon hafızasına kaydetmişim müthiş bir planlılıkla! telefonu kurumaya aldık çünkü ekranda yer yer su baloncukları (ben su olduğuna inanmak istiyorum)var.
şimdi çeşitli yönlerden kendimi sorguluyorum:
1. tarihten hiç ders alamıyor muyum? acep bu bi alışkanlığa mı dönüştü? neden hala ısrarla cebimde telefonla tuvalete gidiyorum. cep telefonunun her daim cepte taşınması yanılgısına mı sahibim?
flashback:
zaman: 2005,
yer: yine okul binası daha da özelleştirirsek eski binanın 3. kat kadın tuvaleti
bendeniz pantalonumun cebindeki telefonumun deliğe düşüşünü cuppppp efektiyle izliyorum.
2. yoksa bilinçaltım telefonu yok etmemi mi emrediyor?
flashback:
zaman: dün akşam
yer: telefoncu
kocacığıma yepisyeni bir telefon satın alıyoruz. onun öncesinde aramızda geçen konuşmalarda bana telefon alınması gündeme geliyor ve ben oğluşumuz (atıyor, çarpıyor vs.)büyümeden yeni bi telefon almak istemediğimi söylüyorum ısrarla.
3. tel noları sime neden kaydetmedim? yoksa kaydettim de suya dayanıksız mı kaydettim. eş dost numaraları sim kart suya girince silindiler mi birer birer? sudan dostluklara mı sahiptim bunca zaman?
4. bu sulu telefonu ne yapmalıyım? yani kuruyunca olur da çalışırsa mesela, numaraları alıp atmalı mıyım? yoksa mis kokulu telefonum diye bağrıma mı basmalıyım...
ooff offf.
bu son soru anket sorusudur. bu konudaki görüşlerinizi beklerim hacılar.
şimdi çeşitli yönlerden kendimi sorguluyorum:
1. tarihten hiç ders alamıyor muyum? acep bu bi alışkanlığa mı dönüştü? neden hala ısrarla cebimde telefonla tuvalete gidiyorum. cep telefonunun her daim cepte taşınması yanılgısına mı sahibim?
flashback:
zaman: 2005,
yer: yine okul binası daha da özelleştirirsek eski binanın 3. kat kadın tuvaleti
bendeniz pantalonumun cebindeki telefonumun deliğe düşüşünü cuppppp efektiyle izliyorum.
2. yoksa bilinçaltım telefonu yok etmemi mi emrediyor?
flashback:
zaman: dün akşam
yer: telefoncu
kocacığıma yepisyeni bir telefon satın alıyoruz. onun öncesinde aramızda geçen konuşmalarda bana telefon alınması gündeme geliyor ve ben oğluşumuz (atıyor, çarpıyor vs.)büyümeden yeni bi telefon almak istemediğimi söylüyorum ısrarla.
3. tel noları sime neden kaydetmedim? yoksa kaydettim de suya dayanıksız mı kaydettim. eş dost numaraları sim kart suya girince silindiler mi birer birer? sudan dostluklara mı sahiptim bunca zaman?
4. bu sulu telefonu ne yapmalıyım? yani kuruyunca olur da çalışırsa mesela, numaraları alıp atmalı mıyım? yoksa mis kokulu telefonum diye bağrıma mı basmalıyım...
ooff offf.
bu son soru anket sorusudur. bu konudaki görüşlerinizi beklerim hacılar.
21 Ekim 2009 Çarşamba
beklemek bizim yaşamımız
böyle bi heyecan, bi gerginlik içindeyiz. efenim beyimizin önemli bi günü yarın. öööle bekliyoruz işte.
15 Ekim 2009 Perşembe
olmalı mı olmamalı mı?
sitirese girdim blog of. bugün ayın 15i. ayın 28inde sonuçlanacak bi iş var. bakalım nasıl olacak sonu. olsa mı iyi olmasa mı bilemedim. böyle bi gerginlik, bi tırsmalar, bi bişeyler...
konu:
insan ilişkileri,
kafa karışıklığı,
merak
9 Ekim 2009 Cuma
arabanıza çarptım çok özür dilerim :(
arabanıza çarpan kişiden isteyeceklerinizin sınırı nerede başlar nerede biter? bir özür neleri karşılar?salı akşam üzeri okuldan eve doğru gitmekteyken arabanın önünde bi kağıt gördüm. reklam filan sanıp sallamadım. evin önüne park ettikten sonra aliym da atiym şu kağıdı diye bakınca kağıdın reklam olmadığını ve şu notu içerdiğini gördüm:
"Arabanızdaki hasar için lütfen ön güvenliği arayınız. Tel: ....." Bi tel numarası filan da yok. tel yazıp boş bırakmışlar. biri şaka filan yapıyo sandım önce ama arabanın arkasına bakınca birinin şaka değil kaka yaptığını anladım tabi. mücrim beyaz arabasıyla arkadan çarpıp kaportaya beyaz ve tampona siyah bir hasar vermiş.
neyse uzatmayayım kabahatli şahıs kendisiyle bir süre aynı odayı paylaştığım arkadaşım çıktı sonradan. otoparkta arkasına bile bakmadan geri geri gelip arkadan toslamış. telefonda çok çok özür dileyip her türlü hasarı karşılamaya hazır olduğunu belirtti normal bir insan olarak. kaskosuz arabasının trafik sigortasından ödenmek üzere anlaştık. kaza tutanağı tutuldu 8/8 suçlu arkadaşın trafik sigortası hasarı ödeyecek yani cebinden bizim düldüle verdiği hasardan dolayı 5 kuruş çıkmayacak. biz mağduruz o sebeple bizden de para çıkmaksızın arabamızın hasarı giderilecek, kaskomuzun hasarsızlık durumu da bozulmayacak. peki düldülü satmaya kalktığımızda ne olacak? kazalı araba olduğu, boya vs olduğu için fiyat epey oynayacak. buradaki kaybımızı kim ödeyecek? arabaya çarpan arkadaşın yaptığı gibi ben de çok çok özür dilesem kazasız arabayla aynı fiyata gidecek mi araba: hayır.
sadece bu konuda bir anıya daha sahip olmuş olacağız o kadar...
konu:
insan ilişkileri,
merak
29 Eylül 2009 Salı
tik tak tik tak tik tak...

bebecikler zamanı nasıl algılar, insanoğlu tarihsel süreçte zaman kavramını nasıl fark etti, zamanı ölçmek nerden aklına geldi, nasıl yaptı bu işi filan konuşuyorum sınıfta. gel gör ki kendim şaşıyorum bazen; bi bakıyorum geçmek bilmiyo bi bakıyorum günler sanki 5 dakkada bitivermiş.
bazen yavaş geçiyo, bazen hızlı, bazen daha yavaş geçsin istiyorum, bazen de daha hızlı. acayip bi şey.
konu:
kafa karışıklığı,
merak,
okul hali
1 Temmuz 2009 Çarşamba
lost lost diye nice nicesine sarıldım sine sarıldım
tnt lostu baştan vermeye başlamış. geçen gün 1. sezon ilk bölümü izledim. güya yapımcılar tüm soruların yanıtlarının % 70 i bu bölümde demişler. ben hiç bi soruya yanıt bulamadım şahsen. hatta yeni yeni sorular geldi aklıma.
şu ana kadar gösterilen tüm bölümleri izleyince daha bi şüpheyle bakıyo insan tabi. mesela sanki jack adaya ilk kez düşmüş gibi görünmedi gözüme. soğukkanlı hareketleri dr olmasından mı yoksa daha önceki gelişlerini hatırlamasından mı bilemedim. hatta uçağın düşeceği sırada rose'u sakinleştirmeye çalışan sözlerini filan yadırgadım.
bi de vincent acayip kıllandırdı bu izleyişte. ilk izlediğimde aman ne cici köpüşmüş filan dediğim hayvan sinsi sinsi bakıyomuş gibi geldi. sanki bir şeyler biliyomuş gibi bakıyo. jeykıbın ya da jeykıbın rakibi sakallı adamın ruhu vincentin içine girmiş olmasın diye düşünüyo insan. bi alakası var mı bilemiyorum ama jeykıbın kulübesinde bi kuçu kuçu resmi vardı son sezonda.
bu ilk bölümün beni en çok geren sahnesi ne uçağın düşüşü, ne uçak enkazının yıkılırken claire'in göbişine düşeceği korkusu, ne pilotun bilinmeyen bi şey tarafından kan revan içinde bırakılması, ne gaipten gelen sesler. en çok gerildiğim an john locke'ın kate'e bakıp gülümsemesi ve ağzını açınca turuncu bi şey çıkması. insan birden canavara dönüeceğini sanıyo. ağzındakinin meyve olduğunu anlayana kadar tırsıyor. john lock'ın cins bi adam olduğu sinyallerini orda vermiş adamlar.
denk getirirsem tüm bölümleri baştan izleyip üstünden geçmeyi düşünüyorum. yeni yorumlarla karşınızda olucam efenim.
şu ana kadar gösterilen tüm bölümleri izleyince daha bi şüpheyle bakıyo insan tabi. mesela sanki jack adaya ilk kez düşmüş gibi görünmedi gözüme. soğukkanlı hareketleri dr olmasından mı yoksa daha önceki gelişlerini hatırlamasından mı bilemedim. hatta uçağın düşeceği sırada rose'u sakinleştirmeye çalışan sözlerini filan yadırgadım.
bi de vincent acayip kıllandırdı bu izleyişte. ilk izlediğimde aman ne cici köpüşmüş filan dediğim hayvan sinsi sinsi bakıyomuş gibi geldi. sanki bir şeyler biliyomuş gibi bakıyo. jeykıbın ya da jeykıbın rakibi sakallı adamın ruhu vincentin içine girmiş olmasın diye düşünüyo insan. bi alakası var mı bilemiyorum ama jeykıbın kulübesinde bi kuçu kuçu resmi vardı son sezonda.
bu ilk bölümün beni en çok geren sahnesi ne uçağın düşüşü, ne uçak enkazının yıkılırken claire'in göbişine düşeceği korkusu, ne pilotun bilinmeyen bi şey tarafından kan revan içinde bırakılması, ne gaipten gelen sesler. en çok gerildiğim an john locke'ın kate'e bakıp gülümsemesi ve ağzını açınca turuncu bi şey çıkması. insan birden canavara dönüeceğini sanıyo. ağzındakinin meyve olduğunu anlayana kadar tırsıyor. john lock'ın cins bi adam olduğu sinyallerini orda vermiş adamlar.
denk getirirsem tüm bölümleri baştan izleyip üstünden geçmeyi düşünüyorum. yeni yorumlarla karşınızda olucam efenim.
19 Mayıs 2009 Salı
what lies in the shadow of the statue?
her bölümün/sezonun sonunda olduğu gibi cevap verilen soru sayısı ortaya çıkan soru sayısından daha fazla oldu yine. bi sürü anlamadığım şey var, bazıları benim mallığımdan olabilir tabi ki ama yapımcıların en başından beri amacı da bu zaten. izlemeyenler okumasın diycem, blogu 1 kişi okuyo sadece, onun izlediğini biliyorum. sorularımı ifade etmem de bi sakınca yok demektir. bu soruları önce ekşi sözlükte yazacaktım orada hoş bi sinerji oluşabiliyor ama lost başlığı altında sayfalar dolusu entry var. baktım eskilerin hepsini okuyacak takatim yok. tekrara düşme kaygısıyla buraya karalayım dedim:
en temel sorum: iyi adam kim, yakup abi mi yoksa öbür abi mi? yakup'un zamanında gidip kahramanlarımıza dokunmuşluğu var. bi de kardeşim olsun(!) yakışıklı buldum kendisini. ordan bi kanım kaynadı açıkçası. hele kate'nin burnuna dokunup "be good katie" deyişini kıskanmadım desem yalan olur. (ama bu durum kate dengesizinde işe yaramış mı? ı-ıhhh. nitekim adaya bileklerinde kelepçelerle düştü. yakup amcasının lafı bi kulağından girmiş bi kulağından çıkmış anlaşılan.) neyse efenim bi taraftan yakup iyi adamdır gibi geliyo amma velakin son bölümün en başındaki yakup abiyle öbür abi (adını bilmiyorum, geçti mi farkında da değilim) arasında geçen diyalogu tekrar izleyince öbür abiyi daha samimi buldum. bi derdi var abinin. adaya gelmesinler yakıp yıkmasınlar istiyo ama yakup onu pek sallamayan serseri modunda. bi de yakup sayid’in biricik nadya’sının ölümüne sebep oldu ya. acayip kıl oldum o harekete. yani kanımca sanki yakup’un kötü adam olması daha olası. tabi iyi adam kötü adam varsa. sonra çıkıp her şey siyah beyaz mı kardeşim ikisinin de iyi tarafı da var kötü tarafı da diyebilirler. lost bu çünkü.
bu sezonda ortaya çıkan başka bir soru da sevgili daniel faraday kardeşimizin soyadı. öğrendik ki daniel penny'nin baba bir ana ayrı kardeşi ve hatta eniştesi de desmond brada. beş parmağın beşi bir değil demişler, yetiştirilme biçimleri çok farklı olduğundan penny ile dan arasında dağlar var. birinin piyano çalması bile yasak varsa yoksa bilim. diğerinin gençliğini bilmiyoruz ama sonunda çulsuz desmond brada ile birlikte denizlere yelken açıyor. neyse... merak ettiğim babanın soyadı widmore annenin soyadı hawking. daniel kardeşimizin soyadı niye faraday??? son sezonda çocukluğuna gidip bu soru cevaplanacak mı? yoksa yapımcılar "the island told us" diye geçiştirecekler mi? bi de anası, babası, tanımadığı kızkardeşi hatta desmond eniştesigil aksanlı konuşurken dan kardeşim nasıl oluyorda aksansız konuşuyor?
desmond brada ve penny'den bahsedince aklıma geldi. bu aşklarıyla bizi ağlatan çift aşklarının meyvesine çarli ismini vermişler. sanırım ilk kez benjamin penny'i öldürmeye gelince duyduk. babasıyla bir ilişkilerinin olmadığını ifade etti hatta orada penny. o zaman charles'in charlie'si değil bu charlie. demek ölümüne dakikalar kala avcuna "not penny's boat" yazan hobbit çarli'den dolayı bu ismi vermişler. (türk tv yıldızı maymun çarlinin adını verecek halleri yok heralde).
daha soru çok. kısa kısa yaziym:
loophole denen şey ne? neden öbür abi eline bıçak/tabanca/tüfek/taş alıp direk öldüremiyor yakup'u?
yakup'un kulübesindeki köpek resmi vincent mı?
çok merak ettiğim şeylerden biri miles'a amerikada 3.2 milyon dolar teklif eden ve ajira uçağında da yer alan korkunç tipli adam kim? amacı ne?
daha sorumlarım var. yazacak durumum yok şu an. bi daha izliyim de sonra yazayım bari. belki cevapları bulurum. ya da yeni sorularım olur :)))
en temel sorum: iyi adam kim, yakup abi mi yoksa öbür abi mi? yakup'un zamanında gidip kahramanlarımıza dokunmuşluğu var. bi de kardeşim olsun(!) yakışıklı buldum kendisini. ordan bi kanım kaynadı açıkçası. hele kate'nin burnuna dokunup "be good katie" deyişini kıskanmadım desem yalan olur. (ama bu durum kate dengesizinde işe yaramış mı? ı-ıhhh. nitekim adaya bileklerinde kelepçelerle düştü. yakup amcasının lafı bi kulağından girmiş bi kulağından çıkmış anlaşılan.) neyse efenim bi taraftan yakup iyi adamdır gibi geliyo amma velakin son bölümün en başındaki yakup abiyle öbür abi (adını bilmiyorum, geçti mi farkında da değilim) arasında geçen diyalogu tekrar izleyince öbür abiyi daha samimi buldum. bi derdi var abinin. adaya gelmesinler yakıp yıkmasınlar istiyo ama yakup onu pek sallamayan serseri modunda. bi de yakup sayid’in biricik nadya’sının ölümüne sebep oldu ya. acayip kıl oldum o harekete. yani kanımca sanki yakup’un kötü adam olması daha olası. tabi iyi adam kötü adam varsa. sonra çıkıp her şey siyah beyaz mı kardeşim ikisinin de iyi tarafı da var kötü tarafı da diyebilirler. lost bu çünkü.
bu sezonda ortaya çıkan başka bir soru da sevgili daniel faraday kardeşimizin soyadı. öğrendik ki daniel penny'nin baba bir ana ayrı kardeşi ve hatta eniştesi de desmond brada. beş parmağın beşi bir değil demişler, yetiştirilme biçimleri çok farklı olduğundan penny ile dan arasında dağlar var. birinin piyano çalması bile yasak varsa yoksa bilim. diğerinin gençliğini bilmiyoruz ama sonunda çulsuz desmond brada ile birlikte denizlere yelken açıyor. neyse... merak ettiğim babanın soyadı widmore annenin soyadı hawking. daniel kardeşimizin soyadı niye faraday??? son sezonda çocukluğuna gidip bu soru cevaplanacak mı? yoksa yapımcılar "the island told us" diye geçiştirecekler mi? bi de anası, babası, tanımadığı kızkardeşi hatta desmond eniştesigil aksanlı konuşurken dan kardeşim nasıl oluyorda aksansız konuşuyor?
desmond brada ve penny'den bahsedince aklıma geldi. bu aşklarıyla bizi ağlatan çift aşklarının meyvesine çarli ismini vermişler. sanırım ilk kez benjamin penny'i öldürmeye gelince duyduk. babasıyla bir ilişkilerinin olmadığını ifade etti hatta orada penny. o zaman charles'in charlie'si değil bu charlie. demek ölümüne dakikalar kala avcuna "not penny's boat" yazan hobbit çarli'den dolayı bu ismi vermişler. (türk tv yıldızı maymun çarlinin adını verecek halleri yok heralde).
daha soru çok. kısa kısa yaziym:
loophole denen şey ne? neden öbür abi eline bıçak/tabanca/tüfek/taş alıp direk öldüremiyor yakup'u?
yakup'un kulübesindeki köpek resmi vincent mı?
çok merak ettiğim şeylerden biri miles'a amerikada 3.2 milyon dolar teklif eden ve ajira uçağında da yer alan korkunç tipli adam kim? amacı ne?
daha sorumlarım var. yazacak durumum yok şu an. bi daha izliyim de sonra yazayım bari. belki cevapları bulurum. ya da yeni sorularım olur :)))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)