22 Mayıs 2009 Cuma
burdur yolcuları kalmasın.
burdur'a gidiyorum yarın sabahın ilk ışıklarıyla. gardner amcamı görmeye. gerçekten gelecek mi? çok emin değilim ama yollara düşücem yine de.
19 Mayıs 2009 Salı
what lies in the shadow of the statue?
her bölümün/sezonun sonunda olduğu gibi cevap verilen soru sayısı ortaya çıkan soru sayısından daha fazla oldu yine. bi sürü anlamadığım şey var, bazıları benim mallığımdan olabilir tabi ki ama yapımcıların en başından beri amacı da bu zaten. izlemeyenler okumasın diycem, blogu 1 kişi okuyo sadece, onun izlediğini biliyorum. sorularımı ifade etmem de bi sakınca yok demektir. bu soruları önce ekşi sözlükte yazacaktım orada hoş bi sinerji oluşabiliyor ama lost başlığı altında sayfalar dolusu entry var. baktım eskilerin hepsini okuyacak takatim yok. tekrara düşme kaygısıyla buraya karalayım dedim:
en temel sorum: iyi adam kim, yakup abi mi yoksa öbür abi mi? yakup'un zamanında gidip kahramanlarımıza dokunmuşluğu var. bi de kardeşim olsun(!) yakışıklı buldum kendisini. ordan bi kanım kaynadı açıkçası. hele kate'nin burnuna dokunup "be good katie" deyişini kıskanmadım desem yalan olur. (ama bu durum kate dengesizinde işe yaramış mı? ı-ıhhh. nitekim adaya bileklerinde kelepçelerle düştü. yakup amcasının lafı bi kulağından girmiş bi kulağından çıkmış anlaşılan.) neyse efenim bi taraftan yakup iyi adamdır gibi geliyo amma velakin son bölümün en başındaki yakup abiyle öbür abi (adını bilmiyorum, geçti mi farkında da değilim) arasında geçen diyalogu tekrar izleyince öbür abiyi daha samimi buldum. bi derdi var abinin. adaya gelmesinler yakıp yıkmasınlar istiyo ama yakup onu pek sallamayan serseri modunda. bi de yakup sayid’in biricik nadya’sının ölümüne sebep oldu ya. acayip kıl oldum o harekete. yani kanımca sanki yakup’un kötü adam olması daha olası. tabi iyi adam kötü adam varsa. sonra çıkıp her şey siyah beyaz mı kardeşim ikisinin de iyi tarafı da var kötü tarafı da diyebilirler. lost bu çünkü.
bu sezonda ortaya çıkan başka bir soru da sevgili daniel faraday kardeşimizin soyadı. öğrendik ki daniel penny'nin baba bir ana ayrı kardeşi ve hatta eniştesi de desmond brada. beş parmağın beşi bir değil demişler, yetiştirilme biçimleri çok farklı olduğundan penny ile dan arasında dağlar var. birinin piyano çalması bile yasak varsa yoksa bilim. diğerinin gençliğini bilmiyoruz ama sonunda çulsuz desmond brada ile birlikte denizlere yelken açıyor. neyse... merak ettiğim babanın soyadı widmore annenin soyadı hawking. daniel kardeşimizin soyadı niye faraday??? son sezonda çocukluğuna gidip bu soru cevaplanacak mı? yoksa yapımcılar "the island told us" diye geçiştirecekler mi? bi de anası, babası, tanımadığı kızkardeşi hatta desmond eniştesigil aksanlı konuşurken dan kardeşim nasıl oluyorda aksansız konuşuyor?
desmond brada ve penny'den bahsedince aklıma geldi. bu aşklarıyla bizi ağlatan çift aşklarının meyvesine çarli ismini vermişler. sanırım ilk kez benjamin penny'i öldürmeye gelince duyduk. babasıyla bir ilişkilerinin olmadığını ifade etti hatta orada penny. o zaman charles'in charlie'si değil bu charlie. demek ölümüne dakikalar kala avcuna "not penny's boat" yazan hobbit çarli'den dolayı bu ismi vermişler. (türk tv yıldızı maymun çarlinin adını verecek halleri yok heralde).
daha soru çok. kısa kısa yaziym:
loophole denen şey ne? neden öbür abi eline bıçak/tabanca/tüfek/taş alıp direk öldüremiyor yakup'u?
yakup'un kulübesindeki köpek resmi vincent mı?
çok merak ettiğim şeylerden biri miles'a amerikada 3.2 milyon dolar teklif eden ve ajira uçağında da yer alan korkunç tipli adam kim? amacı ne?
daha sorumlarım var. yazacak durumum yok şu an. bi daha izliyim de sonra yazayım bari. belki cevapları bulurum. ya da yeni sorularım olur :)))
en temel sorum: iyi adam kim, yakup abi mi yoksa öbür abi mi? yakup'un zamanında gidip kahramanlarımıza dokunmuşluğu var. bi de kardeşim olsun(!) yakışıklı buldum kendisini. ordan bi kanım kaynadı açıkçası. hele kate'nin burnuna dokunup "be good katie" deyişini kıskanmadım desem yalan olur. (ama bu durum kate dengesizinde işe yaramış mı? ı-ıhhh. nitekim adaya bileklerinde kelepçelerle düştü. yakup amcasının lafı bi kulağından girmiş bi kulağından çıkmış anlaşılan.) neyse efenim bi taraftan yakup iyi adamdır gibi geliyo amma velakin son bölümün en başındaki yakup abiyle öbür abi (adını bilmiyorum, geçti mi farkında da değilim) arasında geçen diyalogu tekrar izleyince öbür abiyi daha samimi buldum. bi derdi var abinin. adaya gelmesinler yakıp yıkmasınlar istiyo ama yakup onu pek sallamayan serseri modunda. bi de yakup sayid’in biricik nadya’sının ölümüne sebep oldu ya. acayip kıl oldum o harekete. yani kanımca sanki yakup’un kötü adam olması daha olası. tabi iyi adam kötü adam varsa. sonra çıkıp her şey siyah beyaz mı kardeşim ikisinin de iyi tarafı da var kötü tarafı da diyebilirler. lost bu çünkü.
bu sezonda ortaya çıkan başka bir soru da sevgili daniel faraday kardeşimizin soyadı. öğrendik ki daniel penny'nin baba bir ana ayrı kardeşi ve hatta eniştesi de desmond brada. beş parmağın beşi bir değil demişler, yetiştirilme biçimleri çok farklı olduğundan penny ile dan arasında dağlar var. birinin piyano çalması bile yasak varsa yoksa bilim. diğerinin gençliğini bilmiyoruz ama sonunda çulsuz desmond brada ile birlikte denizlere yelken açıyor. neyse... merak ettiğim babanın soyadı widmore annenin soyadı hawking. daniel kardeşimizin soyadı niye faraday??? son sezonda çocukluğuna gidip bu soru cevaplanacak mı? yoksa yapımcılar "the island told us" diye geçiştirecekler mi? bi de anası, babası, tanımadığı kızkardeşi hatta desmond eniştesigil aksanlı konuşurken dan kardeşim nasıl oluyorda aksansız konuşuyor?
desmond brada ve penny'den bahsedince aklıma geldi. bu aşklarıyla bizi ağlatan çift aşklarının meyvesine çarli ismini vermişler. sanırım ilk kez benjamin penny'i öldürmeye gelince duyduk. babasıyla bir ilişkilerinin olmadığını ifade etti hatta orada penny. o zaman charles'in charlie'si değil bu charlie. demek ölümüne dakikalar kala avcuna "not penny's boat" yazan hobbit çarli'den dolayı bu ismi vermişler. (türk tv yıldızı maymun çarlinin adını verecek halleri yok heralde).
daha soru çok. kısa kısa yaziym:
loophole denen şey ne? neden öbür abi eline bıçak/tabanca/tüfek/taş alıp direk öldüremiyor yakup'u?
yakup'un kulübesindeki köpek resmi vincent mı?
çok merak ettiğim şeylerden biri miles'a amerikada 3.2 milyon dolar teklif eden ve ajira uçağında da yer alan korkunç tipli adam kim? amacı ne?
daha sorumlarım var. yazacak durumum yok şu an. bi daha izliyim de sonra yazayım bari. belki cevapları bulurum. ya da yeni sorularım olur :)))
17 Mayıs 2009 Pazar
they're coming!!!
offf diyorum şimdilik...sorularımla geri dönücem.
aşağıdaki video 6. sezona ilişkin acayip spoiler içeriyor. izlemeden önce bi kez daha düşünün.
aşağıdaki video 6. sezona ilişkin acayip spoiler içeriyor. izlemeden önce bi kez daha düşünün.
13 Mayıs 2009 Çarşamba
huzurrrrrr
cumartesi oğluşum kuşluk uykusundan yeni uyandığında daha uyku mahmurluğunu atmadan kollarıma aldım. o mahmurlukla uslu uslu durdu kollarımda. sevilmeyi, sarılmayı, öpüp koklanmayı bekleyen minik bi kedicik gibi.
öylesine huzur doldu ki içim. son zamanlarda kendimi en iyi hissetiğim yer olan pilates salonunda bile bu huzurun yarını hissetmiyorumdur sanırım.
canım oğlum.. çok özledim seni. eve gidesim var.
öylesine huzur doldu ki içim. son zamanlarda kendimi en iyi hissetiğim yer olan pilates salonunda bile bu huzurun yarını hissetmiyorumdur sanırım.
canım oğlum.. çok özledim seni. eve gidesim var.
9 Mayıs 2009 Cumartesi
atatürk'üm, önderim, nabzımda atıyorsun.
süper bi rüya gördüm dün gece.
atatürk yaşıyordu. etrafında işlerini organize eden, kişisel asistanı gibi kadınlar vardı. kişisel asistan gibi dedim ama kişisel asistan deyince insanın gözünün önüne gelen (en azından benim gözümün önüne böyle tipler geliyor) uzun boylu, gözlüklü, soğuk, genç iş kadını görünümlü tipler değil. tombul, şeker, orta yaşlı, anne abla tipli, sıcak, sevecen, her an yardıma hazır, her duruma hakim ve her durumda doğru kararlar alabilen, sırtını yaslayabileceğin türden kadınlardı bunlar. ben de etrafında dolanıyorum, onunla konuşuyorum filan ama beni kişisel olarak tanımıyor atatürk.
sonra bir salona geçiyoruz. bi sürü genç var. atatürk onların karşısında konuşmaya başlıyor. başlangıçta ne hakkında konuşuyordu hatırlamıyorum ama konu matematik ve geometriye geliyor. geometri kitabından alıntılar filan yapıyor galiba. o an diyorum ki, ben niye kendimi tanıtmadım atatürk'e. çağdaş türk kadınının geldiği seviyeyi duysa nasıl sevinirdi kimbilir. bu konuşma biter bitmez gidip uzun uzun konuşayım kendisiyle diyorum içimden. sonra onu dinleyen gençler ayağa kalkıyorlar, hepsi gidip sarılıp öpmek filan istiyor. ya durun napıyosunuz siz, kimbilir hangi hastalığın virüsünü, mikrobunu taşıyorsunuz, bulaştıracaksınız şimdi, onun bünyesi çok hassas diyorum (oğlum şu sıra su çiçeği ya, aklım virüslerde tabi). oturtuyorum gençleri yerlerine.
o sırada eşimin kucağında oğluma beni uyandırmaya çalıştığını fark ettim. rüya püfff diye uçup gitti.
insanın içini ısıtan, yaşama sevinci aşılayan rüyalardan biriydi. gün boyu kendimi iyi hissetmeme neden oldu.
bu arada eşim de emre kınay'ı görmüş rüyasında :)
oğluşum ne görmüştür acaba?
atatürk yaşıyordu. etrafında işlerini organize eden, kişisel asistanı gibi kadınlar vardı. kişisel asistan gibi dedim ama kişisel asistan deyince insanın gözünün önüne gelen (en azından benim gözümün önüne böyle tipler geliyor) uzun boylu, gözlüklü, soğuk, genç iş kadını görünümlü tipler değil. tombul, şeker, orta yaşlı, anne abla tipli, sıcak, sevecen, her an yardıma hazır, her duruma hakim ve her durumda doğru kararlar alabilen, sırtını yaslayabileceğin türden kadınlardı bunlar. ben de etrafında dolanıyorum, onunla konuşuyorum filan ama beni kişisel olarak tanımıyor atatürk.
sonra bir salona geçiyoruz. bi sürü genç var. atatürk onların karşısında konuşmaya başlıyor. başlangıçta ne hakkında konuşuyordu hatırlamıyorum ama konu matematik ve geometriye geliyor. geometri kitabından alıntılar filan yapıyor galiba. o an diyorum ki, ben niye kendimi tanıtmadım atatürk'e. çağdaş türk kadınının geldiği seviyeyi duysa nasıl sevinirdi kimbilir. bu konuşma biter bitmez gidip uzun uzun konuşayım kendisiyle diyorum içimden. sonra onu dinleyen gençler ayağa kalkıyorlar, hepsi gidip sarılıp öpmek filan istiyor. ya durun napıyosunuz siz, kimbilir hangi hastalığın virüsünü, mikrobunu taşıyorsunuz, bulaştıracaksınız şimdi, onun bünyesi çok hassas diyorum (oğlum şu sıra su çiçeği ya, aklım virüslerde tabi). oturtuyorum gençleri yerlerine.
o sırada eşimin kucağında oğluma beni uyandırmaya çalıştığını fark ettim. rüya püfff diye uçup gitti.
insanın içini ısıtan, yaşama sevinci aşılayan rüyalardan biriydi. gün boyu kendimi iyi hissetmeme neden oldu.
bu arada eşim de emre kınay'ı görmüş rüyasında :)
oğluşum ne görmüştür acaba?
30 Nisan 2009 Perşembe
gogıl kırom olmaz olsun
bazen bilgisayarda bi programı ya da bi siteyi açarsın, "bunun daha yenisi/iyisi çıktı, istersen iki dakka yükleyim, sen de güzel güzel kullan" gibilerinden bi uyarı gelir ya. dün google kardeşimizden geldi benzer bi uyarı. aslında tam nerede ve ne şekilde hatırlamıyorum ama "gmail hesabının daha hızlı açılmasını istiyosan gogıl kıroma geç" babında bişeydi galiba. ben de buyur indir yükle kendi malın gibi dedim. demez olaydım...gogıl kırom baya kıro bişeymiş. hiç işlevsel değil, hızlı çalışması bundan demek. marifet eski özelliklerle hızlı çalışmak halbuki.
bi çaresine bakmak lazım artık.
bi çaresine bakmak lazım artık.
konu:
pişmanlık
25 Nisan 2009 Cumartesi
zaman düşer ellerimden yere

off offf. hayatın hızı başımı döndürüyo. kendimi yaşamaya bırakıyorum.
karşısına geçip bakınca bu cümleler çok hızlı yaşayan birinin ağzından dökülmüş gibi duruyo. doğru değil aslında. ya da bir bakıma doğru. yani o eğlenceli ortam senin bu sanatsal ortam benim, bugün şurda takılalım yarım şu etkinliği kaçırmayalım tarzı bi hızlı yaşar halim yok.
ama bugün oğlum 2 kez kustu, doğru dürüst yemek yemedi, yarın bir proje teklifi sunucam, öğleden sonra annemle oğlumu teyzeme bırakıcam, öbür gün yayın kurulu toplantısı var, kongrede sunacağım bildiriyi tamamlamalıyım, oğlumun dr.undan randevu alınacak, obamalık durumlarım ayrı bi konu, tabi bunların arasında dersler, okunmayı bekleyen ödevler, sınav kağıtları, öğrenciler vs var. özbakımdır, çamaşır, bulaşıktır, gibi işleri saymıyorum bile. her allahın kulu "ee bunu biz de yapıyoruz" der diye. tüm bunlara yetişmek için hızlı yaşamak gerekiyo biraz.
bu anlamda hızlı yaşaman ne demek peki? işleri öncelikle önem sırasına koymak. önem sırasının sonlarında yer alan ama illa yapman gerekenleri biraz üstün körü geçiştirmek. orta sıralardaki işlerden bi kaçını aynı anda yapmaya çalışmak. aynı anda yaparken de o işe kendini verememek, yaptığın işin kalitesinden hoşnutsuz olmak. bazılarını ertelemek, bazılarını heppp ertelemek. genelde yapılacakları son gece ya da son dakika filan yapmak. kafanda çığlık çığlığa bağıran yarım kalmış işler sebebiyle önündeki işe konsantre olamamak...yazdıkça içim daralıyo. durumum içimi daraltıyo yani. bir an önce düzlüğe çıkmayı, işleri rayına koymayı istiyorum artık. ertelemek zorunda kalmadığım, yaptığım işin kalitesinde rahatsız olmadığım günleri özledim. yolumun düzlüğe çıkmasına daha var galiba ama kestirme bi yol bulmalıyım senırım.
offf diye başlamışım. ohhhh diye bitirebilmek isterdim. neyse ohh diyeceğim günlere fincan kaldırıp çalışayım biraz.
22 Nisan 2009 Çarşamba
yazdım, çizdim, hayal ettim
teşekkürler duman!!!!
evet o beni de anladı...
yazdım çizdim hayal ettim
sazla sözden ibarettim
arkamı döndüm emanet ettim
anlayamadın ya
aklım fikrim kaynayınca
söz müzikle ağlayınca
kalbimi açtım ibadet ettim
anlayamadın ya
ama o anladı
o beni anladı
dibine kadar
dibine kadar
güldüm geçtim genceciktim
aşk içinde meşke daldım
kendimi buldum onu kaybettim
anlayamadın ya
iyisin hoşsun bir yokuşsun
harbiden baya bi boşsun
şarkıya türküye lanet olsun
anlayamadın ya
ama o anladı
o beni anladı
dibine kadar
dibine kadar
evet o beni de anladı...
yazdım çizdim hayal ettim
sazla sözden ibarettim
arkamı döndüm emanet ettim
anlayamadın ya
aklım fikrim kaynayınca
söz müzikle ağlayınca
kalbimi açtım ibadet ettim
anlayamadın ya
ama o anladı
o beni anladı
dibine kadar
dibine kadar
güldüm geçtim genceciktim
aşk içinde meşke daldım
kendimi buldum onu kaybettim
anlayamadın ya
iyisin hoşsun bir yokuşsun
harbiden baya bi boşsun
şarkıya türküye lanet olsun
anlayamadın ya
ama o anladı
o beni anladı
dibine kadar
dibine kadar
17 Nisan 2009 Cuma
hatlar çok pis karıştı...
aşağıdaki yazıyı başka bir bloga göndermişim. 7-8 yazarı olan ve bambaşka bir konsepte sahip bir bloga :))) kafam nerdeyse artık..
dondurmam kaymak
bi dondurma keyfimiz vardı; balkonda laptoptan lost izleyip, kutu kutu dondurmayı mideye indirirdik karıkoca. sıcak yaz günü yapılacak en süper etkinlik oydu zaten. gerçi kışın da yapıyoduk aynı olayı ama balkonda değil salonda tabi. sonra ben hamile kaldım, çocuumuz oldu derken hayatımız acayip deyişiverdi. üstüste 8 bölüm lost izlediğimizi bilirim. şimdi tek bölümü bile baştan sona izleyemediğimiz oluyor. bu akşam dondurmanın üstüne baileys döktüm biraz tam kaşığıma aldım biraz, oğluşumdan uyanma sesi... neyseki emzik verir vermez daldı yine uyku alemine, dondurmam gaymak deyip devam ettik... bu arada günün zaferi nüfus cüzdanı örneğini aldım sevgili muhtardan :)))
dondurmam kaymak
bi dondurma keyfimiz vardı; balkonda laptoptan lost izleyip, kutu kutu dondurmayı mideye indirirdik karıkoca. sıcak yaz günü yapılacak en süper etkinlik oydu zaten. gerçi kışın da yapıyoduk aynı olayı ama balkonda değil salonda tabi. sonra ben hamile kaldım, çocuumuz oldu derken hayatımız acayip deyişiverdi. üstüste 8 bölüm lost izlediğimizi bilirim. şimdi tek bölümü bile baştan sona izleyemediğimiz oluyor. bu akşam dondurmanın üstüne baileys döktüm biraz tam kaşığıma aldım biraz, oğluşumdan uyanma sesi... neyseki emzik verir vermez daldı yine uyku alemine, dondurmam gaymak deyip devam ettik... bu arada günün zaferi nüfus cüzdanı örneğini aldım sevgili muhtardan :)))
16 Nisan 2009 Perşembe
muhtarım kim?
bi nüfus cüzdanı örneği alamadım dünden beri. 29 mart seçimlerinde x mahallesinin muhtarı için oy kullanacağımızı sanıyorduk. ve karı koca muhtar adaylarından hangisine oy vereceğimizi belirleyip gittik oy kullanmaya. sandık başına gelince gördük ki aslında y mahallesi için oy kullanıyormuşuz. enteresan olan başka şeyse apartmanın 1. katındakilerin x mahallesi için oy kullanması onun üstündekilerin y mahallesi için.
ben y mahallesi için oy kullandığıma göre nüfus örneğimi de gidip bu muhtardan alayım diye düşünerek dün sabah gittim bu muhtara. ama muhtar onun yetki alanında olmadığımı söyledi. oy vermediğim mahallenin muhtarına gittim bugün. saat 13.30 civarı muhtarlık ofisinin önüne geldiğimde dini bütün muhtarın CAMİDEYİM yazısını bırakıp gitmiş olduğunu gördüm:( camiden döndüğünde aynı şeyi bu muhtar da söylemesin mi?
nüfus müdürlüğüne gidip düzelttirecekmişiz karışıklığı. nasıl bu kadar salakça bir şey olabilir anlayamıyorum. o saatten beri konuşacak halim de kalmamış bu duruma kızgınlığımı anlatamıyorum bile şu an.
bakalım bu macera nasıl devam edecek?
ben y mahallesi için oy kullandığıma göre nüfus örneğimi de gidip bu muhtardan alayım diye düşünerek dün sabah gittim bu muhtara. ama muhtar onun yetki alanında olmadığımı söyledi. oy vermediğim mahallenin muhtarına gittim bugün. saat 13.30 civarı muhtarlık ofisinin önüne geldiğimde dini bütün muhtarın CAMİDEYİM yazısını bırakıp gitmiş olduğunu gördüm:( camiden döndüğünde aynı şeyi bu muhtar da söylemesin mi?
nüfus müdürlüğüne gidip düzelttirecekmişiz karışıklığı. nasıl bu kadar salakça bir şey olabilir anlayamıyorum. o saatten beri konuşacak halim de kalmamış bu duruma kızgınlığımı anlatamıyorum bile şu an.
bakalım bu macera nasıl devam edecek?
15 Nisan 2009 Çarşamba
berberin çocuğu mu, kasabın çocuğu mu?
aylar sonra babanneme uğradık bugün oğluşumla beraber. hem şaşırdı hem sevindi ziyaretimize. her gidişimde olduğu gibi daha da yaşlanmış buldum onu ve yine her gidişimde olduğu gibi daha sık uğramalıyım diye düşündüm...oğluşum saçını çok uzun buldu babanniş (2 gün önce uçlarından aldım halbuki). "biraz kestir hava alsın" dedi. "berberin çocuğumu büyümüş kasabın çocuğu mu?" diye sordu sonra. sesinin melodisinden cevap belliydi; berberin çocuğu büyümüş tabi. de bakalım berber çocuğunun saçını kesti mi? terzi kendi söküğünü dikemez misali kesmemiştir belki çocuğunun saçını. aynı durumdan kasap da bebişine et verememiştir, o yavrucak proteinsizlikten büyümemiştir belkim?
hani berber paradoxunun yaşandığı bi memleketse, berberin çocuğu da kasabın çocuğu da kendi kendini traş edemeyeceğinden her ikisi için de iş berbere düşecektir. berberin de her traş ettiği kişiye eşit muamele ettiğini varsayarsak teori anında çökecektir.
bu durumda berberin çocuğu neden daha çok büyüyo? ahh babannem ah!!!anne karnında beslenmesi var, evde kaçıncı kardeş olduğu var, iklimi var, genetik faktörleri var, varoğlu var. hadi ikisi de hizmet sektörü olduğundan sosyo ekonomik düzeyi aynı desek birine mısırdaki dededen miras filan kalmış olabilir pekala. ya da berberin karısı velet karnındayken dayamıştır mozartı mozart etkisi olmuştur di mi ama. neyse uzatmadım konuyu tabi.
amannnnnnn işte böyle bugün durumlar.
harika çocuk!!!!

türkiye'nin "harika çocuğu". oldukça başarılı, bir o kadar mütevazı. utangaç sanki... bir ömrü müzikle geçirmek, yaptığı işle insanların yüreğine hitap edebilmek ne güzel şey!!! sesiyle ya da enstrümanından çıkan sesle beni alıp farklı dünyalara götüren insanlara bana hissettirdiklerini anlatabilseydim keşke.
idil biret konseri vardı kentimde. tüm salonu kendine hayran bıraktı dakikalarca notalara bakmaksızın güvercin gibi piyanonun tuşlarında gezinen elleriyle çaldığı eserlerle.
teşekkürler harika çocuk!!!
14 Nisan 2009 Salı
başlangıç
UMUŞ
Bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır..
Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın..
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın...
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır.
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
Nedensiz bir çocuk ağlaması bile,
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır...
Edip Cansever
Bu şiir besmelem olsun benim diye düşündüm. Besmelesiz başlamak olmaz di mi?
böyle başlangıç yaptım işte. durdum durdum bugün başladım yazmaya. daha doğrusu müstakil bir bloga bugün çıktım desem daha doğru olur. bi süredir düşünüyodum zaten. farklı farklı benlik(!)ler barındırıyorum ya; bi taraftan anne, bi taraftan abd başkanı, bi taraftan evlat, bi taraftan hoca... gibi. bu benlikler bi potada eriyo erimeye ama mesela oğlumla ilgili yazdığım blogda canımın sıkıntısını anlatıp depresif depresif şeyler yazmam çok uygun olmuyo. kendimi ifade edecek başka bi mecram olmalı diyordum. ne oldu da bugün başladım? ne bilim bi dönüm noktası lazım işte. sanırım bugün ikinci türev sıfıra eşit oldu da ondan geldi bu işler başa :). bi blog diyalogu yaşadık EGEC'le onun da biraz etkisi oldu galiba.
bugün abdmiz için pasta kestik okulda. 5 kişi olduk. çok yakın bi zamana kadar "abd başkanıyım ama abd deki tek kişi benim" den ibaret olan başkanlık durumum bazı sorumluluklar ve angaryalarla birlikte gerçeklik kazandığını hissettirmeye başladı. abd başkanlığının(bundan böyle obamalık diyim ben buna) hayatımı daraltmaya başlaması da yazma isteğini kamçıladı sanırım.
yine de bi çocuğum oldu diye bakmalıyım sanırım:
iy ki doğdun imö!!!!
Bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır..
Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın..
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın...
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır.
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
Nedensiz bir çocuk ağlaması bile,
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır...
Edip Cansever
Bu şiir besmelem olsun benim diye düşündüm. Besmelesiz başlamak olmaz di mi?
böyle başlangıç yaptım işte. durdum durdum bugün başladım yazmaya. daha doğrusu müstakil bir bloga bugün çıktım desem daha doğru olur. bi süredir düşünüyodum zaten. farklı farklı benlik(!)ler barındırıyorum ya; bi taraftan anne, bi taraftan abd başkanı, bi taraftan evlat, bi taraftan hoca... gibi. bu benlikler bi potada eriyo erimeye ama mesela oğlumla ilgili yazdığım blogda canımın sıkıntısını anlatıp depresif depresif şeyler yazmam çok uygun olmuyo. kendimi ifade edecek başka bi mecram olmalı diyordum. ne oldu da bugün başladım? ne bilim bi dönüm noktası lazım işte. sanırım bugün ikinci türev sıfıra eşit oldu da ondan geldi bu işler başa :). bi blog diyalogu yaşadık EGEC'le onun da biraz etkisi oldu galiba.
bugün abdmiz için pasta kestik okulda. 5 kişi olduk. çok yakın bi zamana kadar "abd başkanıyım ama abd deki tek kişi benim" den ibaret olan başkanlık durumum bazı sorumluluklar ve angaryalarla birlikte gerçeklik kazandığını hissettirmeye başladı. abd başkanlığının(bundan böyle obamalık diyim ben buna) hayatımı daraltmaya başlaması da yazma isteğini kamçıladı sanırım.
yine de bi çocuğum oldu diye bakmalıyım sanırım:
iy ki doğdun imö!!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)