Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman:
yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.
Pablo Neruda.
26 Ekim 2010 Salı
22 Ekim 2010 Cuma
benim öskürlüyümün başladığı yerde senin öskürlüğün biter. nokta.
zamanında adidasla tekkelere giden keçilerin erasmusla hacca giden oğlakları olmuş diyolla. valla ben görmedim, göreni de görmedim. peki bu sadece bi söylenti mi? yoğusam ülkeyi bölmeye çalışanların işi mi bu da? bizi şimdi kamplara mı ayıracaklar?
adidasla tekkelere gidenler vs adidasla tekkeden başka yerlere gidenler;
adidasla tekkelere gidenler vs adidas dışında bişeyle tekkelere gidenler;
erasmusla hacca gidenler vs erasmussuz hacca gidenler;
erasmusla hacca gidenler vs erasmusla başka yerlere gidenler;
ebeveynleri adidasla tekkeye gidenlerden erasmusla hacca gidenler vs ebeveynleri adidasla tekkeden başka yerlere gidenlerden erasmusla hacca gidenler, ….
gibi çeşitli kutuplar bulmak işten değil. ve iddia ediyorum bu kutuplara gönderebileceğim bir milyon türk genci/muhammed ümmeti filan da bulabilirim, ver polarları hepsini polarize et ki üşümesin yavrucaklar, sidikli yorganın altında mışıl mışıl uyusunlar. uyanınca da bi kısmına hac mevsiminde profil fotosuna erasmus rahmetlinin fotosunu koydurur bi kısmına da adidası boykot ettirirsiniz geçinip giderler.
öskürlük demiş miydim? başlıkta demiştim evet. dedim demeye de, hatta herkes en az 1 kez dedi. (bi de herkes en az 15 dakka özgür olabilse keşke). ne diyodum? özgürlük özgürlük dedik de hepimiz başka bişey anladık bu özgürlük lafından. tartışırken “ama benim başörtüsü takma özgürlüyüm var arkadaş” diyenle, “türbanın kendisi özgürlüğün karşıtı bir sembol bi kere” diyen arkadaşlar polarlarını çıkarıp tartışmadıkları sürece n sonsuza giderken tartışmaya devam edecekler. bu tartışma bu topraklarda/ bu koşullarda mı sürecek? orasını bilemem.
son olarak bi de “parayla imanın kimde olduğu belli olmaz” diyen arkadaşa seslenip çıkıcam. güzel kardeşim senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? bana der misin parayla imanın kimde olduğu belli değil, OK. ama ya parasız iman ya da imansız para konusunda ne diyeceksin? peki dürüstlük mü ve cesaret mi oynar gibi para mı iman mı oynamaya ne dersin? iman çıkarsa türbancılar ateist olsun, para çıkarsa laikçiler cemaatlere para yardımında bulunsun, var mısınız?
adidasla tekkelere gidenler vs adidasla tekkeden başka yerlere gidenler;
adidasla tekkelere gidenler vs adidas dışında bişeyle tekkelere gidenler;
erasmusla hacca gidenler vs erasmussuz hacca gidenler;
erasmusla hacca gidenler vs erasmusla başka yerlere gidenler;
ebeveynleri adidasla tekkeye gidenlerden erasmusla hacca gidenler vs ebeveynleri adidasla tekkeden başka yerlere gidenlerden erasmusla hacca gidenler, ….
gibi çeşitli kutuplar bulmak işten değil. ve iddia ediyorum bu kutuplara gönderebileceğim bir milyon türk genci/muhammed ümmeti filan da bulabilirim, ver polarları hepsini polarize et ki üşümesin yavrucaklar, sidikli yorganın altında mışıl mışıl uyusunlar. uyanınca da bi kısmına hac mevsiminde profil fotosuna erasmus rahmetlinin fotosunu koydurur bi kısmına da adidası boykot ettirirsiniz geçinip giderler.
öskürlük demiş miydim? başlıkta demiştim evet. dedim demeye de, hatta herkes en az 1 kez dedi. (bi de herkes en az 15 dakka özgür olabilse keşke). ne diyodum? özgürlük özgürlük dedik de hepimiz başka bişey anladık bu özgürlük lafından. tartışırken “ama benim başörtüsü takma özgürlüyüm var arkadaş” diyenle, “türbanın kendisi özgürlüğün karşıtı bir sembol bi kere” diyen arkadaşlar polarlarını çıkarıp tartışmadıkları sürece n sonsuza giderken tartışmaya devam edecekler. bu tartışma bu topraklarda/ bu koşullarda mı sürecek? orasını bilemem.
son olarak bi de “parayla imanın kimde olduğu belli olmaz” diyen arkadaşa seslenip çıkıcam. güzel kardeşim senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? bana der misin parayla imanın kimde olduğu belli değil, OK. ama ya parasız iman ya da imansız para konusunda ne diyeceksin? peki dürüstlük mü ve cesaret mi oynar gibi para mı iman mı oynamaya ne dersin? iman çıkarsa türbancılar ateist olsun, para çıkarsa laikçiler cemaatlere para yardımında bulunsun, var mısınız?
seynirli pandiviç
depresyonizmin kör kalemtraşlarında
merhameti yardımcı fiilerde aradım,
kapılarını çaldım toprak solucanlarının
belki bi yudum egsoz dumanı verirler umuduyla.
ne gözlük camları duydu sesimi,
ne de prefabrik evlerin artezyen kuyuları.
ağda acılarıyla bastırıp
kağıt kesiklerinin sızısını
gülibrişimler düşledim kuytularda...
oysa hiroşimada bomba patladığında
ben en temiz oksijeni arıyordum
masum 2 hidrojenle birleştirme adına.
bulduğumdaysa,
gülibrişimler yeşeriverdi kış bahçemin manzarasında.
merhameti yardımcı fiilerde aradım,
kapılarını çaldım toprak solucanlarının
belki bi yudum egsoz dumanı verirler umuduyla.
ne gözlük camları duydu sesimi,
ne de prefabrik evlerin artezyen kuyuları.
ağda acılarıyla bastırıp
kağıt kesiklerinin sızısını
gülibrişimler düşledim kuytularda...
oysa hiroşimada bomba patladığında
ben en temiz oksijeni arıyordum
masum 2 hidrojenle birleştirme adına.
bulduğumdaysa,
gülibrişimler yeşeriverdi kış bahçemin manzarasında.
11 Ekim 2010 Pazartesi
cahit arf
5 Ekim 2010 Salı
bir delinin blog fülütü III
daha halk eğitimin temel bağlama kurslarına kayıt olduğum gün çözmüştüm bu bağlama işini (bababa lafa bak bağlamayı çözmüşüm :/). o günden sonra her gün muntazaman saçımı, ayakkabımı, emniyet kemerini ve kısmetimi kendi ellerimle bağlar oldum. hatta yetmedi laptaba maus bağladım, bilgisayarı tvye bağladım, ev telefonunu da bilgisayara. tüm bunların yanında en sık yaptığım şeyse psikopata bağlamak oldu. bu duruma sessiz kalamayan annem geldi ve adamlarla konuşup olayı tatlıya bağlamaya çalıştı ama nafile adamlar lep dedi leplebi demedi. gerzek şeyler. ben ne lep demelerini ne de leplebi demelerini istiyordum oysaki. leblebi deseler yeterdi. zavallı annem gidip bağcı babaya çaput bağladı en sonunda.
beni bu durum sıktı işte. ben kaç yaşına geldim, evli barklı insan oldum, toplumun önünde çıkıp konuştuğumda insanlar beni bilgili, akıllı, entel, çalışkan filan gibi bi bok sandılar ama yine her dara düştüğüm durumda annemin çaputlarına bel bağlamaktayım. nerde kaldı benim o ayakları yere basan ve kendinden emin duran kişiliğim? nerde kaldı sabrı, azmi ve olgunluğuyla tüm zorlukları döven güçlü kadın? nerde kaldı bu güçlü kadının açık çayı? çay ocağını tam 3 kez aradım; misafirim var çabuk getirin diye ama annesinin çaputuna bel bağlayan bi yapının insanı olmam çaycı çocukların gözlerinden kaçmamış olacak ki onlar bile beni tınlamadılar.
en iyisi beni tınlayan insanlarla birlikte olmaktı. peki neredeydi bu tıntıncılar? bu soruyu cevaplamam için çok kapsamlı bir arama yapmam gerekecekti. arama tarama konusunda en yetkin kimselere ulaşıp hakettikleri ücretin 5 katını teklif ederek emrimde çalıştırmaya başladım. aldıkları para helal hoş olsun; tıntıncıları bulmaları uzun sürmedi. 5 tane tıntıncıyı emrime amade ettim ve her telefon açışımda bir dediğimi iki etmediler; neskafedir, açık çaydır, oralettir, kekiktir, ıhlamurdur anında getirdiler. emrimdeydiler ama yinede kibarlığı elden bırakmıyor her servise gelişlerinde (ve de servise her gelişlerinde )"mersi tokatımın tersi" gibi espiritüel yaklaşımlarımla kendimi sevdirmeyi ihmal etmiyordum. espirilerime güldükleri zamanlarda "şakayla karışık sadri alışık, heh heh he!" diyerek yanacıklarından birer makas almayı ihmal etmeyerek gönüllerine taht kurdum adeta. onlarla iletişimde bu denli başarılı olmamdan aldığım gaz ve allah vergisi nejat uygur sempatikliğimle zamanla enseye tokat olmadığım insan kalmadı ve herkes beni tınlar oldu. oldu da ne oldu, şöhretin bozduğu celebriti kişilerinin yoluna paralel bi çizgide ilerledim, zamanla beni tınlayanları ben kaale almaz oldum. allahtan ofis anahtarımın markası kale idi de bu kaale almama durumu fazla sorun olmadı başıma. o şekil yıllar yıllar geçti, kapılar anahtarla değil kartla açılır oldu, işte o vakit bütün değerlerimizi yitirdik ve duygu yoksunu birer robota dönüştük. ve yeryüzü gerçekten çok yavan bi yer oldu...
(bu maceranın sonu)
beni bu durum sıktı işte. ben kaç yaşına geldim, evli barklı insan oldum, toplumun önünde çıkıp konuştuğumda insanlar beni bilgili, akıllı, entel, çalışkan filan gibi bi bok sandılar ama yine her dara düştüğüm durumda annemin çaputlarına bel bağlamaktayım. nerde kaldı benim o ayakları yere basan ve kendinden emin duran kişiliğim? nerde kaldı sabrı, azmi ve olgunluğuyla tüm zorlukları döven güçlü kadın? nerde kaldı bu güçlü kadının açık çayı? çay ocağını tam 3 kez aradım; misafirim var çabuk getirin diye ama annesinin çaputuna bel bağlayan bi yapının insanı olmam çaycı çocukların gözlerinden kaçmamış olacak ki onlar bile beni tınlamadılar.
en iyisi beni tınlayan insanlarla birlikte olmaktı. peki neredeydi bu tıntıncılar? bu soruyu cevaplamam için çok kapsamlı bir arama yapmam gerekecekti. arama tarama konusunda en yetkin kimselere ulaşıp hakettikleri ücretin 5 katını teklif ederek emrimde çalıştırmaya başladım. aldıkları para helal hoş olsun; tıntıncıları bulmaları uzun sürmedi. 5 tane tıntıncıyı emrime amade ettim ve her telefon açışımda bir dediğimi iki etmediler; neskafedir, açık çaydır, oralettir, kekiktir, ıhlamurdur anında getirdiler. emrimdeydiler ama yinede kibarlığı elden bırakmıyor her servise gelişlerinde (ve de servise her gelişlerinde )"mersi tokatımın tersi" gibi espiritüel yaklaşımlarımla kendimi sevdirmeyi ihmal etmiyordum. espirilerime güldükleri zamanlarda "şakayla karışık sadri alışık, heh heh he!" diyerek yanacıklarından birer makas almayı ihmal etmeyerek gönüllerine taht kurdum adeta. onlarla iletişimde bu denli başarılı olmamdan aldığım gaz ve allah vergisi nejat uygur sempatikliğimle zamanla enseye tokat olmadığım insan kalmadı ve herkes beni tınlar oldu. oldu da ne oldu, şöhretin bozduğu celebriti kişilerinin yoluna paralel bi çizgide ilerledim, zamanla beni tınlayanları ben kaale almaz oldum. allahtan ofis anahtarımın markası kale idi de bu kaale almama durumu fazla sorun olmadı başıma. o şekil yıllar yıllar geçti, kapılar anahtarla değil kartla açılır oldu, işte o vakit bütün değerlerimizi yitirdik ve duygu yoksunu birer robota dönüştük. ve yeryüzü gerçekten çok yavan bi yer oldu...
(bu maceranın sonu)
1 Ekim 2010 Cuma
22 Ağustos 2010 Pazar
bebe geliyor bebe :)
evettttttt bebe geliyor. yok canım durun panik yapmayın hamile olan ben değilim çok şükür. ben o vazifeyi yeni gördüm daha. 2 yıldır bunun için çabalayan arkadaşlarımızdan aldım haberi. sevinçliyim bu akşam. henüz bi kesecik daha, kalbinin atmasına bile 2 hafta var. ama bu bile başta anne adayı olmak üzere herkesi heyecanlandırabiliyor.
bütün akşam konuştuğumuz tek konu buydu. 3 yıl önce bu zamanlar yaşadıklarımı tekrar yaşadım sanki. çok güzel bi duyguydu gerçekten. umarım tatmak isteyen herkese nasip olur bu duygular.
bütün akşam konuştuğumuz tek konu buydu. 3 yıl önce bu zamanlar yaşadıklarımı tekrar yaşadım sanki. çok güzel bi duyguydu gerçekten. umarım tatmak isteyen herkese nasip olur bu duygular.
4 Ağustos 2010 Çarşamba
lost lost diye sarıldıklarım
lost bitti. tamam kabullendik.
ancak aklımda kalmış sorular vardı. bi kısmını yazmaya başlamışım bi tarihte yenilerini ekleyemeyeceğim şimdi. ancak cevabı olanlar varsa bi zahmet. izlenemeyenler eğer sıpoylır sevmeyenler derneği üyesiyseniz uyarıym: okumeyvering akideş.
buyrun:
black rock nasıl geldi adanın ortasına? bi de o koca ben diyim beton sen de taş heykele çarpınca heykelin bi tek ayağı sağlam kaldı ama black rock okunmuş üflenmiş gibi sapasağlam duruyo maşallah. neden acabağ?
taaa ne zamandır aklımda dönen sorulardan biri: hani ilk sezonda kate ve sawyer şelalemsi, göletimsi bi yere daldılardı ya, sanırım polisin çantası/silah filan için. suyun altında bir polis ve eli kelepçeli bi kadın gördülerdi. kimdi kuzum onlar?
neden lock’ın ölüm ilanı ceremi bethım adı kullanılarak verildi?
şu sayıların gizemi ne? neden 5- 7- 13-15-40-49 değil mesela? bu da anlaşılamıyorsa ben daha da bir şey demem zaten. geçen onca zamana yanarım.
ancak aklımda kalmış sorular vardı. bi kısmını yazmaya başlamışım bi tarihte yenilerini ekleyemeyeceğim şimdi. ancak cevabı olanlar varsa bi zahmet. izlenemeyenler eğer sıpoylır sevmeyenler derneği üyesiyseniz uyarıym: okumeyvering akideş.
buyrun:
black rock nasıl geldi adanın ortasına? bi de o koca ben diyim beton sen de taş heykele çarpınca heykelin bi tek ayağı sağlam kaldı ama black rock okunmuş üflenmiş gibi sapasağlam duruyo maşallah. neden acabağ?
taaa ne zamandır aklımda dönen sorulardan biri: hani ilk sezonda kate ve sawyer şelalemsi, göletimsi bi yere daldılardı ya, sanırım polisin çantası/silah filan için. suyun altında bir polis ve eli kelepçeli bi kadın gördülerdi. kimdi kuzum onlar?
neden lock’ın ölüm ilanı ceremi bethım adı kullanılarak verildi?
şu sayıların gizemi ne? neden 5- 7- 13-15-40-49 değil mesela? bu da anlaşılamıyorsa ben daha da bir şey demem zaten. geçen onca zamana yanarım.
30 Temmuz 2010 Cuma
27 Temmuz 2010 Salı
yokluğumda kaç kitap okudunuz?

bloga yeniden ısınma turlarındayım. bi başlık yazıyorum, ertesi gün bi kaç satır eklerim diye kapatıyorum filan. yazmaya çekiniyorum, nedense artık? damarlarımda bütün kötülüklerin anası gezinirken bi cesaret geldi herhalde ki dördüncü cümlemi yazmaktayım. neden çekiniyosam artık? kendimi ifade edemeyiş ezikliği benzer cümleleri evirip çevirip yazmakla nüksediyor. neden çekiniyosam artık? (yuh evirip çevirmeden aynı cümleyi iki cümlede bir kopi peyst ediyorum yahu!).
canım sıkılıyo, terslikler geliyo başıma üstüste bi kaç gündür. terslikleri, mutsuzlukları yazmiyim ki çoğalmasın, kayda geçmesin diyorum. evet evet yazmıyım hakkaten. yalnız güzel tesadüfleri, mutlulukları yazdığım da yok.
neden çekiniyosam artık?
26 Temmuz 2010 Pazartesi
cıvıl cıvıl cıvıldadım uzun bi aradan sonra
çok mayışığım blog çok. iki satır yazasım yoktu allah seni inandırsın. burası için kullandığım epostam, sonracığıma twttr, ff, fs filan da öksüz kaldılar bi süredir. sonra bi epostamı kontrol ediym dedim: amanın o ne? dostlar dürtmüşler arada: hadi bi ses ver gibicesine. enerji verdiler saolsunlar. bir de cıvılımdan bi blogger hatırası aldım ki dün, keyifime keyif kattı.

ne şirin di mi? şipşirin hatta. işbu gördüğünüz şirin maşrapa, cıvılın teee safranbolundan alıp, teee nerden bana yolladığı hediyedir. ve de benim ortama dönüş sebeplerimin önemlilerindendir.
bundan böyle burdayım. hepinizi öpüyorum.

ne şirin di mi? şipşirin hatta. işbu gördüğünüz şirin maşrapa, cıvılın teee safranbolundan alıp, teee nerden bana yolladığı hediyedir. ve de benim ortama dönüş sebeplerimin önemlilerindendir.
bundan böyle burdayım. hepinizi öpüyorum.
konu:
blog kardeşliği
7 Mayıs 2010 Cuma
kilolar geliyor allı yeşilli
bloglarda, ffde, twtte bir rejim mevzusudur gidiyor. her bahar rejim yapıyoruz, kiloları veriyoruz, detox yapıyoruz, pislikleri atıyoruz. yaz sıcağı bitip cağnım sonbahar da geçince verdiğimiz kiloları geri alıp, attığımız pisliklere davetiyeler yolluyoruz: sayın kilolar, yaz bitti, kışın bikini neyim giyecek halim yok, buyrun gelin beni sıcak tutuverin kabilinden. sonrasında kilolar geliyor allı yeşilli, kilolar geliyor lipidleri nazlı. tarih bizi yoyocanlar ve yoyosular olarak yazacak kanımca.
hep aynı şekil kalsak hiç dert olmayacak aslında. kıyafet filan derdine düşüyoruz sonra. bi dar geliyor bi bol geliyor aynı giysiler. bi dönem kıçımızdan düşmesin diye kemerle giydiğimiz pantalonu, bi dönem üstüne uzun gömlek, tişört filanla giyebiliyoruz ki bel bölgesi simitlerimiz ortaya çıkmasın. ha o da şanslıysak tabi. bazen o pantaloncuk basene takılıp kaldığından fermuarı kapatmak bile mümkün olamıyor.
sanırım DONE'de konuşulmuştu bi ara, yerken gözümüzü kapatsak yediklerimizin kalorisi sayılmasa filan ne güzel olurdu diye. böylesi hayalperest isteklerde bulunabiliyoruz kilolar söz konusu olduğunda.
benim kilo vermeyle ilgili tek bi isteğim var; yediklerimizin kalorisi artı hanemize, harcadığımız enerjilerin kalorisi eksi hanemize yazılıyor. buraya kadar OK. peki neden yemediklerimizin kalorisi - hanemize yazılmıyor? örneklendiriyim: mesela rejim yapıcam diye kendimi kasmaktayken arkadaşım tiramisu ısmarlamış ben tiramisuya gizli bakışlar atarak sadece yeşil çay içmişim. bu durumda neden bir dilim tiramisu kalorisi benim - haneme yazılmıyor? yahut sevdicekle bir akşam yemeğinde sevdicek tabak dolusu kalorili mammalarla rakıyı götürürken bendeniz bol salata yiyip sadece şalgam suyu ya da soda içmişsem neden yiyip içmemek için kastıklarımın kalorisi - haneme yazılmıyor arkadaşım. vücut mühendisleri yanlış bir muhasebe yapıyorlar kanımca. daha mantıklı ve işevuruk bir hesaplama olan benim teoriyi kullansalar inanın daha mutlu bi toplum oluruz. daha mutlu olunca da hep olumlu şeyleri çekeriz, kriz işte o zaman teğet geçer bizi. sırtımız yere gelmez diyorum bak. o kadar önemli bi mevzu yani.
hep aynı şekil kalsak hiç dert olmayacak aslında. kıyafet filan derdine düşüyoruz sonra. bi dar geliyor bi bol geliyor aynı giysiler. bi dönem kıçımızdan düşmesin diye kemerle giydiğimiz pantalonu, bi dönem üstüne uzun gömlek, tişört filanla giyebiliyoruz ki bel bölgesi simitlerimiz ortaya çıkmasın. ha o da şanslıysak tabi. bazen o pantaloncuk basene takılıp kaldığından fermuarı kapatmak bile mümkün olamıyor.
sanırım DONE'de konuşulmuştu bi ara, yerken gözümüzü kapatsak yediklerimizin kalorisi sayılmasa filan ne güzel olurdu diye. böylesi hayalperest isteklerde bulunabiliyoruz kilolar söz konusu olduğunda.
benim kilo vermeyle ilgili tek bi isteğim var; yediklerimizin kalorisi artı hanemize, harcadığımız enerjilerin kalorisi eksi hanemize yazılıyor. buraya kadar OK. peki neden yemediklerimizin kalorisi - hanemize yazılmıyor? örneklendiriyim: mesela rejim yapıcam diye kendimi kasmaktayken arkadaşım tiramisu ısmarlamış ben tiramisuya gizli bakışlar atarak sadece yeşil çay içmişim. bu durumda neden bir dilim tiramisu kalorisi benim - haneme yazılmıyor? yahut sevdicekle bir akşam yemeğinde sevdicek tabak dolusu kalorili mammalarla rakıyı götürürken bendeniz bol salata yiyip sadece şalgam suyu ya da soda içmişsem neden yiyip içmemek için kastıklarımın kalorisi - haneme yazılmıyor arkadaşım. vücut mühendisleri yanlış bir muhasebe yapıyorlar kanımca. daha mantıklı ve işevuruk bir hesaplama olan benim teoriyi kullansalar inanın daha mutlu bi toplum oluruz. daha mutlu olunca da hep olumlu şeyleri çekeriz, kriz işte o zaman teğet geçer bizi. sırtımız yere gelmez diyorum bak. o kadar önemli bi mevzu yani.
22 Nisan 2010 Perşembe
oh be!!!
muhabiriniz angara otobüsünden bildiriyor; rahatlamış bi şekilde dönüyorum yuvama. görev tamamlandı. yaşanan bazı aksaklıklara rağmen amacıma ulaştım.
21 Nisan 2010 Çarşamba
and I ride and I ride
ihmal ettim blog seni. yokluğumda ıggyle şenlensin buralar. daha önce canlı performansını koymuştum bu şarkıda. şimdi bonus kliple ekliyorum.
sözlerini bilen bilmeyen eşlik etsin en azından la la la la la la la la kısmında. hadi hep birlikte:
edit: önceki vidyo çalışmamış, yenisini koydum. bu sefer sözleri de var. hadi yine iyisiniz.
sözlerini bilen bilmeyen eşlik etsin en azından la la la la la la la la kısmında. hadi hep birlikte:
edit: önceki vidyo çalışmamış, yenisini koydum. bu sefer sözleri de var. hadi yine iyisiniz.
konu:
yolculuk
19 Nisan 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

