11 Ekim 2010 Pazartesi
cahit arf
yazmakta baya geç kaldım. neredeyse gece yarısı olacak ama yine de bugün hoşuma giden durumu yazmadan geçemiycem: google efendi bugün cahit arfı anmış ve ona özel yapmış logosunu. ben buraya koyim da kaldırılınca hatıra kalsın, ruhu şad olsun.
5 Ekim 2010 Salı
bir delinin blog fülütü III
daha halk eğitimin temel bağlama kurslarına kayıt olduğum gün çözmüştüm bu bağlama işini (bababa lafa bak bağlamayı çözmüşüm :/). o günden sonra her gün muntazaman saçımı, ayakkabımı, emniyet kemerini ve kısmetimi kendi ellerimle bağlar oldum. hatta yetmedi laptaba maus bağladım, bilgisayarı tvye bağladım, ev telefonunu da bilgisayara. tüm bunların yanında en sık yaptığım şeyse psikopata bağlamak oldu. bu duruma sessiz kalamayan annem geldi ve adamlarla konuşup olayı tatlıya bağlamaya çalıştı ama nafile adamlar lep dedi leplebi demedi. gerzek şeyler. ben ne lep demelerini ne de leplebi demelerini istiyordum oysaki. leblebi deseler yeterdi. zavallı annem gidip bağcı babaya çaput bağladı en sonunda.
beni bu durum sıktı işte. ben kaç yaşına geldim, evli barklı insan oldum, toplumun önünde çıkıp konuştuğumda insanlar beni bilgili, akıllı, entel, çalışkan filan gibi bi bok sandılar ama yine her dara düştüğüm durumda annemin çaputlarına bel bağlamaktayım. nerde kaldı benim o ayakları yere basan ve kendinden emin duran kişiliğim? nerde kaldı sabrı, azmi ve olgunluğuyla tüm zorlukları döven güçlü kadın? nerde kaldı bu güçlü kadının açık çayı? çay ocağını tam 3 kez aradım; misafirim var çabuk getirin diye ama annesinin çaputuna bel bağlayan bi yapının insanı olmam çaycı çocukların gözlerinden kaçmamış olacak ki onlar bile beni tınlamadılar.
en iyisi beni tınlayan insanlarla birlikte olmaktı. peki neredeydi bu tıntıncılar? bu soruyu cevaplamam için çok kapsamlı bir arama yapmam gerekecekti. arama tarama konusunda en yetkin kimselere ulaşıp hakettikleri ücretin 5 katını teklif ederek emrimde çalıştırmaya başladım. aldıkları para helal hoş olsun; tıntıncıları bulmaları uzun sürmedi. 5 tane tıntıncıyı emrime amade ettim ve her telefon açışımda bir dediğimi iki etmediler; neskafedir, açık çaydır, oralettir, kekiktir, ıhlamurdur anında getirdiler. emrimdeydiler ama yinede kibarlığı elden bırakmıyor her servise gelişlerinde (ve de servise her gelişlerinde )"mersi tokatımın tersi" gibi espiritüel yaklaşımlarımla kendimi sevdirmeyi ihmal etmiyordum. espirilerime güldükleri zamanlarda "şakayla karışık sadri alışık, heh heh he!" diyerek yanacıklarından birer makas almayı ihmal etmeyerek gönüllerine taht kurdum adeta. onlarla iletişimde bu denli başarılı olmamdan aldığım gaz ve allah vergisi nejat uygur sempatikliğimle zamanla enseye tokat olmadığım insan kalmadı ve herkes beni tınlar oldu. oldu da ne oldu, şöhretin bozduğu celebriti kişilerinin yoluna paralel bi çizgide ilerledim, zamanla beni tınlayanları ben kaale almaz oldum. allahtan ofis anahtarımın markası kale idi de bu kaale almama durumu fazla sorun olmadı başıma. o şekil yıllar yıllar geçti, kapılar anahtarla değil kartla açılır oldu, işte o vakit bütün değerlerimizi yitirdik ve duygu yoksunu birer robota dönüştük. ve yeryüzü gerçekten çok yavan bi yer oldu...
(bu maceranın sonu)
beni bu durum sıktı işte. ben kaç yaşına geldim, evli barklı insan oldum, toplumun önünde çıkıp konuştuğumda insanlar beni bilgili, akıllı, entel, çalışkan filan gibi bi bok sandılar ama yine her dara düştüğüm durumda annemin çaputlarına bel bağlamaktayım. nerde kaldı benim o ayakları yere basan ve kendinden emin duran kişiliğim? nerde kaldı sabrı, azmi ve olgunluğuyla tüm zorlukları döven güçlü kadın? nerde kaldı bu güçlü kadının açık çayı? çay ocağını tam 3 kez aradım; misafirim var çabuk getirin diye ama annesinin çaputuna bel bağlayan bi yapının insanı olmam çaycı çocukların gözlerinden kaçmamış olacak ki onlar bile beni tınlamadılar.
en iyisi beni tınlayan insanlarla birlikte olmaktı. peki neredeydi bu tıntıncılar? bu soruyu cevaplamam için çok kapsamlı bir arama yapmam gerekecekti. arama tarama konusunda en yetkin kimselere ulaşıp hakettikleri ücretin 5 katını teklif ederek emrimde çalıştırmaya başladım. aldıkları para helal hoş olsun; tıntıncıları bulmaları uzun sürmedi. 5 tane tıntıncıyı emrime amade ettim ve her telefon açışımda bir dediğimi iki etmediler; neskafedir, açık çaydır, oralettir, kekiktir, ıhlamurdur anında getirdiler. emrimdeydiler ama yinede kibarlığı elden bırakmıyor her servise gelişlerinde (ve de servise her gelişlerinde )"mersi tokatımın tersi" gibi espiritüel yaklaşımlarımla kendimi sevdirmeyi ihmal etmiyordum. espirilerime güldükleri zamanlarda "şakayla karışık sadri alışık, heh heh he!" diyerek yanacıklarından birer makas almayı ihmal etmeyerek gönüllerine taht kurdum adeta. onlarla iletişimde bu denli başarılı olmamdan aldığım gaz ve allah vergisi nejat uygur sempatikliğimle zamanla enseye tokat olmadığım insan kalmadı ve herkes beni tınlar oldu. oldu da ne oldu, şöhretin bozduğu celebriti kişilerinin yoluna paralel bi çizgide ilerledim, zamanla beni tınlayanları ben kaale almaz oldum. allahtan ofis anahtarımın markası kale idi de bu kaale almama durumu fazla sorun olmadı başıma. o şekil yıllar yıllar geçti, kapılar anahtarla değil kartla açılır oldu, işte o vakit bütün değerlerimizi yitirdik ve duygu yoksunu birer robota dönüştük. ve yeryüzü gerçekten çok yavan bi yer oldu...
(bu maceranın sonu)
1 Ekim 2010 Cuma
22 Ağustos 2010 Pazar
bebe geliyor bebe :)
evettttttt bebe geliyor. yok canım durun panik yapmayın hamile olan ben değilim çok şükür. ben o vazifeyi yeni gördüm daha. 2 yıldır bunun için çabalayan arkadaşlarımızdan aldım haberi. sevinçliyim bu akşam. henüz bi kesecik daha, kalbinin atmasına bile 2 hafta var. ama bu bile başta anne adayı olmak üzere herkesi heyecanlandırabiliyor.
bütün akşam konuştuğumuz tek konu buydu. 3 yıl önce bu zamanlar yaşadıklarımı tekrar yaşadım sanki. çok güzel bi duyguydu gerçekten. umarım tatmak isteyen herkese nasip olur bu duygular.
bütün akşam konuştuğumuz tek konu buydu. 3 yıl önce bu zamanlar yaşadıklarımı tekrar yaşadım sanki. çok güzel bi duyguydu gerçekten. umarım tatmak isteyen herkese nasip olur bu duygular.
4 Ağustos 2010 Çarşamba
lost lost diye sarıldıklarım
lost bitti. tamam kabullendik.
ancak aklımda kalmış sorular vardı. bi kısmını yazmaya başlamışım bi tarihte yenilerini ekleyemeyeceğim şimdi. ancak cevabı olanlar varsa bi zahmet. izlenemeyenler eğer sıpoylır sevmeyenler derneği üyesiyseniz uyarıym: okumeyvering akideş.
buyrun:
black rock nasıl geldi adanın ortasına? bi de o koca ben diyim beton sen de taş heykele çarpınca heykelin bi tek ayağı sağlam kaldı ama black rock okunmuş üflenmiş gibi sapasağlam duruyo maşallah. neden acabağ?
taaa ne zamandır aklımda dönen sorulardan biri: hani ilk sezonda kate ve sawyer şelalemsi, göletimsi bi yere daldılardı ya, sanırım polisin çantası/silah filan için. suyun altında bir polis ve eli kelepçeli bi kadın gördülerdi. kimdi kuzum onlar?
neden lock’ın ölüm ilanı ceremi bethım adı kullanılarak verildi?
şu sayıların gizemi ne? neden 5- 7- 13-15-40-49 değil mesela? bu da anlaşılamıyorsa ben daha da bir şey demem zaten. geçen onca zamana yanarım.
ancak aklımda kalmış sorular vardı. bi kısmını yazmaya başlamışım bi tarihte yenilerini ekleyemeyeceğim şimdi. ancak cevabı olanlar varsa bi zahmet. izlenemeyenler eğer sıpoylır sevmeyenler derneği üyesiyseniz uyarıym: okumeyvering akideş.
buyrun:
black rock nasıl geldi adanın ortasına? bi de o koca ben diyim beton sen de taş heykele çarpınca heykelin bi tek ayağı sağlam kaldı ama black rock okunmuş üflenmiş gibi sapasağlam duruyo maşallah. neden acabağ?
taaa ne zamandır aklımda dönen sorulardan biri: hani ilk sezonda kate ve sawyer şelalemsi, göletimsi bi yere daldılardı ya, sanırım polisin çantası/silah filan için. suyun altında bir polis ve eli kelepçeli bi kadın gördülerdi. kimdi kuzum onlar?
neden lock’ın ölüm ilanı ceremi bethım adı kullanılarak verildi?
şu sayıların gizemi ne? neden 5- 7- 13-15-40-49 değil mesela? bu da anlaşılamıyorsa ben daha da bir şey demem zaten. geçen onca zamana yanarım.
30 Temmuz 2010 Cuma
27 Temmuz 2010 Salı
yokluğumda kaç kitap okudunuz?

bloga yeniden ısınma turlarındayım. bi başlık yazıyorum, ertesi gün bi kaç satır eklerim diye kapatıyorum filan. yazmaya çekiniyorum, nedense artık? damarlarımda bütün kötülüklerin anası gezinirken bi cesaret geldi herhalde ki dördüncü cümlemi yazmaktayım. neden çekiniyosam artık? kendimi ifade edemeyiş ezikliği benzer cümleleri evirip çevirip yazmakla nüksediyor. neden çekiniyosam artık? (yuh evirip çevirmeden aynı cümleyi iki cümlede bir kopi peyst ediyorum yahu!).
canım sıkılıyo, terslikler geliyo başıma üstüste bi kaç gündür. terslikleri, mutsuzlukları yazmiyim ki çoğalmasın, kayda geçmesin diyorum. evet evet yazmıyım hakkaten. yalnız güzel tesadüfleri, mutlulukları yazdığım da yok.
neden çekiniyosam artık?
26 Temmuz 2010 Pazartesi
cıvıl cıvıl cıvıldadım uzun bi aradan sonra
çok mayışığım blog çok. iki satır yazasım yoktu allah seni inandırsın. burası için kullandığım epostam, sonracığıma twttr, ff, fs filan da öksüz kaldılar bi süredir. sonra bi epostamı kontrol ediym dedim: amanın o ne? dostlar dürtmüşler arada: hadi bi ses ver gibicesine. enerji verdiler saolsunlar. bir de cıvılımdan bi blogger hatırası aldım ki dün, keyifime keyif kattı.

ne şirin di mi? şipşirin hatta. işbu gördüğünüz şirin maşrapa, cıvılın teee safranbolundan alıp, teee nerden bana yolladığı hediyedir. ve de benim ortama dönüş sebeplerimin önemlilerindendir.
bundan böyle burdayım. hepinizi öpüyorum.

ne şirin di mi? şipşirin hatta. işbu gördüğünüz şirin maşrapa, cıvılın teee safranbolundan alıp, teee nerden bana yolladığı hediyedir. ve de benim ortama dönüş sebeplerimin önemlilerindendir.
bundan böyle burdayım. hepinizi öpüyorum.
konu:
blog kardeşliği
7 Mayıs 2010 Cuma
kilolar geliyor allı yeşilli
bloglarda, ffde, twtte bir rejim mevzusudur gidiyor. her bahar rejim yapıyoruz, kiloları veriyoruz, detox yapıyoruz, pislikleri atıyoruz. yaz sıcağı bitip cağnım sonbahar da geçince verdiğimiz kiloları geri alıp, attığımız pisliklere davetiyeler yolluyoruz: sayın kilolar, yaz bitti, kışın bikini neyim giyecek halim yok, buyrun gelin beni sıcak tutuverin kabilinden. sonrasında kilolar geliyor allı yeşilli, kilolar geliyor lipidleri nazlı. tarih bizi yoyocanlar ve yoyosular olarak yazacak kanımca.
hep aynı şekil kalsak hiç dert olmayacak aslında. kıyafet filan derdine düşüyoruz sonra. bi dar geliyor bi bol geliyor aynı giysiler. bi dönem kıçımızdan düşmesin diye kemerle giydiğimiz pantalonu, bi dönem üstüne uzun gömlek, tişört filanla giyebiliyoruz ki bel bölgesi simitlerimiz ortaya çıkmasın. ha o da şanslıysak tabi. bazen o pantaloncuk basene takılıp kaldığından fermuarı kapatmak bile mümkün olamıyor.
sanırım DONE'de konuşulmuştu bi ara, yerken gözümüzü kapatsak yediklerimizin kalorisi sayılmasa filan ne güzel olurdu diye. böylesi hayalperest isteklerde bulunabiliyoruz kilolar söz konusu olduğunda.
benim kilo vermeyle ilgili tek bi isteğim var; yediklerimizin kalorisi artı hanemize, harcadığımız enerjilerin kalorisi eksi hanemize yazılıyor. buraya kadar OK. peki neden yemediklerimizin kalorisi - hanemize yazılmıyor? örneklendiriyim: mesela rejim yapıcam diye kendimi kasmaktayken arkadaşım tiramisu ısmarlamış ben tiramisuya gizli bakışlar atarak sadece yeşil çay içmişim. bu durumda neden bir dilim tiramisu kalorisi benim - haneme yazılmıyor? yahut sevdicekle bir akşam yemeğinde sevdicek tabak dolusu kalorili mammalarla rakıyı götürürken bendeniz bol salata yiyip sadece şalgam suyu ya da soda içmişsem neden yiyip içmemek için kastıklarımın kalorisi - haneme yazılmıyor arkadaşım. vücut mühendisleri yanlış bir muhasebe yapıyorlar kanımca. daha mantıklı ve işevuruk bir hesaplama olan benim teoriyi kullansalar inanın daha mutlu bi toplum oluruz. daha mutlu olunca da hep olumlu şeyleri çekeriz, kriz işte o zaman teğet geçer bizi. sırtımız yere gelmez diyorum bak. o kadar önemli bi mevzu yani.
hep aynı şekil kalsak hiç dert olmayacak aslında. kıyafet filan derdine düşüyoruz sonra. bi dar geliyor bi bol geliyor aynı giysiler. bi dönem kıçımızdan düşmesin diye kemerle giydiğimiz pantalonu, bi dönem üstüne uzun gömlek, tişört filanla giyebiliyoruz ki bel bölgesi simitlerimiz ortaya çıkmasın. ha o da şanslıysak tabi. bazen o pantaloncuk basene takılıp kaldığından fermuarı kapatmak bile mümkün olamıyor.
sanırım DONE'de konuşulmuştu bi ara, yerken gözümüzü kapatsak yediklerimizin kalorisi sayılmasa filan ne güzel olurdu diye. böylesi hayalperest isteklerde bulunabiliyoruz kilolar söz konusu olduğunda.
benim kilo vermeyle ilgili tek bi isteğim var; yediklerimizin kalorisi artı hanemize, harcadığımız enerjilerin kalorisi eksi hanemize yazılıyor. buraya kadar OK. peki neden yemediklerimizin kalorisi - hanemize yazılmıyor? örneklendiriyim: mesela rejim yapıcam diye kendimi kasmaktayken arkadaşım tiramisu ısmarlamış ben tiramisuya gizli bakışlar atarak sadece yeşil çay içmişim. bu durumda neden bir dilim tiramisu kalorisi benim - haneme yazılmıyor? yahut sevdicekle bir akşam yemeğinde sevdicek tabak dolusu kalorili mammalarla rakıyı götürürken bendeniz bol salata yiyip sadece şalgam suyu ya da soda içmişsem neden yiyip içmemek için kastıklarımın kalorisi - haneme yazılmıyor arkadaşım. vücut mühendisleri yanlış bir muhasebe yapıyorlar kanımca. daha mantıklı ve işevuruk bir hesaplama olan benim teoriyi kullansalar inanın daha mutlu bi toplum oluruz. daha mutlu olunca da hep olumlu şeyleri çekeriz, kriz işte o zaman teğet geçer bizi. sırtımız yere gelmez diyorum bak. o kadar önemli bi mevzu yani.
22 Nisan 2010 Perşembe
oh be!!!
muhabiriniz angara otobüsünden bildiriyor; rahatlamış bi şekilde dönüyorum yuvama. görev tamamlandı. yaşanan bazı aksaklıklara rağmen amacıma ulaştım.
21 Nisan 2010 Çarşamba
and I ride and I ride
ihmal ettim blog seni. yokluğumda ıggyle şenlensin buralar. daha önce canlı performansını koymuştum bu şarkıda. şimdi bonus kliple ekliyorum.
sözlerini bilen bilmeyen eşlik etsin en azından la la la la la la la la kısmında. hadi hep birlikte:
edit: önceki vidyo çalışmamış, yenisini koydum. bu sefer sözleri de var. hadi yine iyisiniz.
sözlerini bilen bilmeyen eşlik etsin en azından la la la la la la la la kısmında. hadi hep birlikte:
edit: önceki vidyo çalışmamış, yenisini koydum. bu sefer sözleri de var. hadi yine iyisiniz.
konu:
yolculuk
19 Nisan 2010 Pazartesi
10 Nisan 2010 Cumartesi
iyi ki doğdun yavrucum!!!
fiziksel olarak büyüyüp gelişeli çok oldu tabi. evlendim, yeni bi ailem oldu, veeeee sonra anne oldum. asıl o zaman anladım bi ailem olduğunu. bir ailem vardı ve ben o ailede anneydim. anne olmayı öğrenmeye başladım. biraz içgüdülerimle biraz da yavrumun bana öğrettikleriyle... artık ergenlikten çıktığımı iyice duyumsuyorum (evet anca!). hayatla daha barışık, daha sevgi dolu, ayakları yere daha sağlam basan, daha güvenli, daha fazla sabırlı, daha fazla hoşgörülü, daha affedici ama gerektiğinde daha cezalandırıcı olmayı öğrendim. hatalarımı gördüm ve ders aldım, yolumu nasıl çizmem gerektiğini anladım.
34 ergenliği noktalamak için geç bir yaş belki ama olsun, geç olsun güç olmasın (ne çok söyler oldum bu lafı. çok kaderci gösterdi beni ama idare ediverin gari). beni büyütenin geçen yıllar değil yavrukuşum (ve onunla birlikte artan sorumluluklar) olduğunu düşünüyorum.
şimdi yapacakları listeliyorum, ne çok şey var yapmak istediğim. yetişemiyorum hayatın hızına, okumak istediğim kitapların, izlenmek istediğim filmlerin sayısı her geçen gün artıyor. ben izleyemeyip okuyamadıkça inadına yapar gibi kitap yazıp film çekiyorlar. bunun yanında bebişim her geçen gün büyüyor, her gün yeni laflarla, hareketlerle beni şaşırtıyor. hızı başımı döndürüyor, yakalamaya çalışıyorum ama hep gerisinde kalıyorum. son sürat koşmalıyım ve sanki hiç uyumamalıyım, belki o zaman anca yetişebilirim hızına diyorum. ama biliyorum ki benim hücreler o kadar hızla bölünmüyor. en iyi yapabildiğim şey şaşakalmak bu hıza.
çok koştum ve hala koşuyorum. artık arada bir güneş gören bi yerde durup bi nefes almalıyım. güneşten nazlı nazlı gelen fotonların beni ısıtmasına izin vermeli, kuş seslerini dinlemeliyim. sonra dönüp bi geri bakmalıyım, aldığım yola. ne kadar gitmişim fark etmeliyim. nerdeyim, nerdeydim, neye gitmeye niyetliyim bi düşünmeliyim.
sonrası? sonrası yine oğluşumun büyüme, benim anne olma ve bizim aile olma maceramıza devam.
7 Nisan 2010 Çarşamba
geç olsun güç olmasın!!!
yahu hayat ne biçim süprizlerle dolu! bugünün nasıl geçeceğine dair bir sürü olasılık vardı kafamda ama hepsinden farklı bi şey oldu. 5 jüri üyesi ve 3 aday buluşacaktı bugün sabah 10da. toplam 8 kişi yani. bu 8in ben dahil 6 sı türkiyenin dört bir yanından ankaraya geleceklerdi. ANCAK eskişehirden (diğerlerine göre en yakın ilden yani) gelecek juri üyesi teşrif etmedi. ve jüri düştü! neden gelmedi/gelemedi? nasıl bir cezai işleme maruz kalacak bilemiyorum. beni pek ilgilendirmiyor. yönetmeliğe göre yapılması gereken en geç 15 gün içinde bu jüri üyesi yerine gelecek yedek jüri üyesiyle yeniden toplanmak. yani 23 nisana kadar yine bir ankara yolu görünecek bana. şu an geri dönmekte olduğum yoldan geri gelicem yani...
her şeyde bi hayır vardır diyorum. 2 kez yolculuk yapıcam ama sanki böylesi daha mı iyi oldu ne?
sersemim biraz gece geç yatmaktan, katettiğim mesafeden, hala yolda olmaktan vs. hayatımı askıya almıştım bir süredir. önümüzdeki 15 günü askıda geçirmek istemiyorum ama.
her şeyde bi hayır vardır diyorum. 2 kez yolculuk yapıcam ama sanki böylesi daha mı iyi oldu ne?
sersemim biraz gece geç yatmaktan, katettiğim mesafeden, hala yolda olmaktan vs. hayatımı askıya almıştım bir süredir. önümüzdeki 15 günü askıda geçirmek istemiyorum ama.
5 Nisan 2010 Pazartesi
her şey çok süper olacak!!!
artık hazır sayılırım. daha da ne yapayım ki zaten. yarın sabah yola koyuluyorum. çantam hazır sayılır, sabaha koyacaklarım var. oğluşumun kokusunu iyi bi içime çektim. onun varlığı bana güç verecek uzaktadan da olsa.
salı, çarşamba ankaradayım blog. iyi haberler bekle benden.
salı, çarşamba ankaradayım blog. iyi haberler bekle benden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
