22 Şubat 2010 Pazartesi

dereotu sevmez DONECAN ve banyosuyu beni çok sevindirdi!!!

öğleden sonra DONEcandan bir kargo geldi... içinden bir kutucuk çıktı... kutucuktan ise fotolarını gördüğünüz broş...
bayıldımmmmm. çook bayıldım hem de. bi bakın siz de bayılmadınız mı? nasıl da bana özel olmuş.
DONEcan ve banyosuyucum, altin olana bu yakışır demişler. banyosuyucum elleriyle yapmış. sonra bi origamik bi kutuya yeşil krepon kağıdı kesip koymuş, üstüne de broşu. kutuyu çiçek gibi katlayıp kapatmış. DONEcan da kargoya vermiş.

bu ne inceliktir, ne şahaneliktir, bu ne süper hediyedir başıma gelen. bi sevindim, bi gönendim ki a dostlar, deymeyin keyfime.
buradan tekrar teşekkür ediyorum kendilerine. umarım tez zamanda onlar da benim kadar sevinir...


banyosuyunun başka eserleri için: http://nesterens.pasaj.com/

A'dam

Bi gezi yazısı yazma işi aldım üstüme bi ağır geldi ki sormayın. 2 haftadır gezi anıları yazmamak için bi şey de yazamadım. Aslında bi taraftan pek yazacak vaktim olmadı açıkçası.
Neyse demek istediğim bi kaç şey var, bu geziye dair. Bu seyahatin amacı Haarlem deki InHolland yüksek okulunu ziyaret etmekti. Haarlem den başka Amsterdam ve Alkmaar’da da bulunduk. Kısa kısa aktariym;

A’dam
Pazar günü Amsterdam’a gidip ayaklarımıza karasular inene kadar gezdik. Gezdik diyorum sevgili kocacığım eşlik etti bu gezide bana. Ayaklarımıza kara sular indi ama daha gezmek istediğim bi çok yer vardı aslında. Nereleri gezdik ne yaptık tek tek anlatasım yok. Ama Pazar gününün ben de bıraktığı duyguları anlatmak isterim.
Öncelikle itiraf etmeliyim çakıldaklarım dondu, insanlar nasıl beresiz eldivensiz dolaşıyorlar şaştım kaldım. En sık kullanılan ulaşım aracının bisiklet oluşu ve özellikle bu soğuğa rağmen bisiklet oluşu da gerçekten gıpta ettiğim bi şeydi. Yaklaşık 11 sene önce geldiğimde A’damı çok karanlık, basık, tekinsiz bi yer olarak görmüş kendimi hiç iyi hissetmemiştim (gerçi yol arkadaşımın çantasının hostelde kayboluşu çok etkiliydi sanırım bu algıda). Bu defa yaşamak için değil ama gezmek, eğlenmek, öğrenmek için sık sık gelmek isteyeceğim bi şehir olduğunu hissettim. Kanallar, müzeler, meydanlar, parklar… hepsini daha uzun zamana yayarak görmek isterim tekrar.

Alkmaar
Tüm gezinin sadece Alkmaar’da geçen kısmında hava yağışlıydı. Diğer günler ne kadar soğuk olsa da yağış yoktu ve açık havada bulunmak dert olmamıştı. Alkmaar’a gideceğimiz gün Haarlem’de yağmakta olan yağmura bakarak hemen Alkmaar’da buluşacağım Monique’i arayıp Alkmaar’daki hava durumunu sordum. Haarlem’den kalır yanı yoktu. Turun gerçekleşmeyeceğini düşünerek ne yapayım diye sordum. “biz yağmurdan korkmuyoruz ki, tur tabi ki gerçekleşecek” cevabını alıp oturdum. O koşullarda yaşamak zorunda olduklarından araziye uymuşlari insanlar, bencileyin Batı Anadoludan gelmiş birinin bu sözlerini anlamakta zorlandılar. Kendi yaşam koşullarımı sorduladım sonra…
Neyse Alkmaar’ı yağmurlu bi günde gezdik böylece. Şirin mi şirin bi yer Alkmaar. Ülke geneline paralel en yaygın araç bisiklet. Evler eski ateş tuğlasından. Eskiye ait bi çok şeyi korumuşlar, özellikle yapıları. Peynir müzesi önünde yaz aylarında cuma günleri yüzyıllardır devam eden geleneksel peynir pazarlarını görmek mümkünmüş hala. 10 üstünden 10 verdim. Sadece gezmek değil yaşamak isteyeceğim bi yerdi gerçekten.


Gelelim Haarlem’e. Haarlem’i başka bi yazıya bırakıyorum. Vakit ayırıp yazmak istiyorum çünkü. Bu yazı çok aceleye geldi. Haarlem’i harcamıyim. Ayrıca fazla uzatıp sıkmıyim da.

ayrıca bi da arayı bu kadar açmıycam blog söz.

edit: bu başlık olmamış, sonradan fark ettim. ama yaptım bi yanlış değiştirmiyim baki kalsın. bakıp bakıp ders aliym.

10 Şubat 2010 Çarşamba

cins bi mim

pas geldi ben yazmaya ara vermeden önce. paslanmadan yazalım dedim ama az biraz eskittim istemeden. Eva attı pası, konusu 7 "cins" özelliğim. yalnız bu pas bana 2. kez geldi çaktırma. buyrun burdan yakın efenim:

1. ilk cep telefonumu telefonumu 2003 aldım.
evet yanlış okumadın; 2003. teknoloji karşıtı bi yapım yok yanlış anlaşılmasın ama cep telefonuna direndim gerçekten. ilk telefonumu aldığımda 7 den 77 ye herkesin elinde telefonu vardı, ailede çevrede mini mini bebeler bile birer "cep" sahibiydi ve bana aval aval bakıyorlardı. ironik olansa 2003 te başlayan kısa telefon serüvenime 2 kez tuvalete telefon düşürme olayını sığdırmamdır :[

2. daha önce burada ve başka yerlerde arz ettiğim gibi çok su içiyor ve sık tuvalete gidiyorum. bu artık kitlelere mal olmuş bi özelliğim ama bu konuyla ilgili ilginç (ve gerzekçe)sayılabilecek bir diğer özelliğim şudur: istediğimde uzun sayılabilecek bir süre tuvalete gitmeden de idare edebiliyorum. kısaca tutuyorum. ama çok pis tutuyorum. "eee bende sabah evden çıkarken yapıyorum çişimi akşam eve gelene kadar yapmıyorum hiçbi yerde, akşam mis gibi kendi evimde yapıyorum" tarzı çişini başka tuvaletlere emanet edemeyenlerden de değilim. kaldı ki "sen tüm gün sabah içtiğin çaydan başka sıvı tüketmediysen yapacak bi şeyin yoktur" diye cevap veririm bunu söyleyen adama. ben o kadar sıvıya rağmen tutuyorum. "heee marifet mi sanki, tutuyon diye madalya mı takalım?" diyenlere gelince. hayır takmayın kardeşim de beni bi terapiye filan götürün, daha sık gitmem lazım tuvalete bana telkin yoluyla öğretsinler bunu. sidik torbası şimdiden sarktı eminim, neyse bu konuda daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum, sağlıksız biliyorum ama... teorik var pratik yok işte.

3. gereksiz bi hoşgörü gösterme özelliğim var. hoşgörüyü lafını görünce aman ilginç özellik yaziyim ayağına kendini övmüş demeyin sakın. dikkat buyurun: gereksiz hoşgörü demişim di mi? sonunu duymadan karar vermeyin bi de.
olaylara yaklaşımım şu; misal birisi bi hata yapıyo, insandır yapar diyorum, gülümseyerek, bunu herkesin yapabileceğini hissettirmeye çalışarak hata yapanı utandırmamaya ve rahatlatmaya çalışıyorum. böyle olması gerektiğini düşünüyorum çünkü. kendi yaptığım gerzekçe hatalarda üzülüyor ve utanıyorum ben. empatik düşünüp karşımdakinin de utanacağını öngörüp onu rahatlatma çabası içine giriyorum. ha iyi hoş. ama bu hoşgörülen şahıs aynı şeyi bi daha yapıyo. bende gene aynı hoşgörü tüm salaklığımla tekrar gösteriyorum ya... ben şimdi bu şahsı ikinci kez hoşgördüm buncağız ezilir büzülür karşımda, zati yaptığına bin pişmandır, bi daha ki sefer bi yanlışlık olmaması için ekstra çaba sarfeder diyorum. tüm bunların ardından bahsi geçen şahıs aynı ya da benzer şeyi bi daha yapıyo. diyo ki bu salağa ne yapsan saftirik saftirik sırıtıyo nasıl olsa ben bunun tepesine s.çıyım. hoşgörüyle ilkesizliği, ezikliği karıştırıyo bu andaval. o zaman ben ne yapıyorum? deliye dönüyorum ve bu şahışın ağzının payını veriyorum. ama sevimsiz oluyo işte. ilişkiyi bu raddeye getirmeden ilk hatada bilemedin ikincide höt! desem adam kendine çeki düzen verecek oysa ki. herşey güllük gülistanlık olacak. (of be, amma doluymuşum ha...)

4. evde terliksiz duramam. yok efenim bi de avrupai avrupai evde ayakkabıyla mı duracaktım? elbette değil de. bi çok insan ayağına terlik geçirmez evin içinde yalınayakdurup halıyı hissetmeyi prensip edinmiştir kendisine. bendenizin yaz sıcağında terliği çıkardığında bile ayacıklarım üşür. bu mu ilginç diyebilirsiniz belki ama benim ilginçliğim bu kadar işte.

5. ayrıntıcıyım. incik cincik yazmışım işte üstte. vakit olsa herbirini daha da ayrıntılandırmak isterdim...

6. lisenin sonlarına kadar bazılarına komik ama çoğuna garip gelen bi uyuma biçimim vardı. nasıl tarif etsem, anlatması zor şimdi. hani yüzüstü yatıp kitap okursun ya, o sırada bacaklarının dizden aşağısını havaya kaldırırsın, sağa sola sallarsın, çapraz yaparsın filan. işte ben öyle uyudum uzun yıllar. yorganın altından ilginç görünür ama adamı dinlendir, dene bak.

7. maymun iştahlıyım.

8. şanslıyım.

yeter mi? yetsin. şanslı olmak, maymun iştahlılık ilginç mi şimdi demeyin. 7 değil 8 tane yazdım idare edin gari. bu pası da kimseye atmıyorum, bende kalsın (bu da mı cins bi hareket değildeğil?).

9 Şubat 2010 Salı

döndüm

selam blogçuk. döndüm, burdayım. yazamadım, yazıcam ama. yediğim içtiğim ben de kalsın ama seyahatime dair diyeceklerim var. sonra lost başladı, ilk iki bölümden bi şey anlamasam da anlamadığım kısımlara ilişkin yazmak isterim. yeni dönem, yeni planlar, yeni projeler filan...
yazıcam yakında.

30 Ocak 2010 Cumartesi

yine yol göründü gurbete.

bana yol göründü yine... üzülme şekerim arayı çok açmam. oğluşu bırakıp gidiyorum zaten burnumun direği sızlaya sızlaya.


barış abiden gelsin (jest ve mimiklere dikkat):

29 Ocak 2010 Cuma

hacı mevzusu

şu blog yazısına yapılan yorumlar var ya altta. "x yorum" yazıyo hiç ellemezsen default olarak. ama ellersen ne yazdıysan o yazıyo (kapiş?). benimkinde standart hali durupduruyordu. değiştiriyim dedim bi ara bakındım nasıl olucak diye yapamadım. star wars'un cnbce'de yayınlanmaya başladığı akşam blog okurken bu değiştirme işi depreşti, dereotundannefretederim'cime açtım konuyu bir mail ataraktan. allah razı olsun star wars izliyorum demedi bana cevap yazdı (aslında izliyorum dedi de hem izledi hem yazdı herhalde, öyle de 10 parmakta 10 marifet). yeri gelmişken bi da teşekkürümü edeyim.

anladım nasıl yapılacağını da yorum yapanlara ne ad vereceğimi bilemedim, şöyle güzel bi laf bulana kadar bekliyim diye düşünürken DONEcan'ın sık kullandığı "hacı" geldi aklıma, onu yazıverdim. şahsen hiç kullanmadığımdan, burada da eğreti duracağı endişesi içindeydim. bu endişe 3 gece uyutmadı beni, çalışma verimim düştü, iştahım azaldı, göz altlarım morardı, çöktüm sanki ve hayattan zevk alamadığımı hissetmeye başladım. ammavelakin sonra bi baktım, anaaa "hacı" gerçekten tutmuş, bir coştum, bir taştım ve hayata yeniden tutundum (böyle de duygularımın kölesi bi insanım işte).

anlatmaya değmez bi şeymiş bunu da yazınca anladım. ama yorumcuya hacı demek bana gerçekten komik geldi be hacı :) kafamdaki hacı imajının burda yorum yapıyo oluşu cidden komik ama. çünkü hacı deyince aklıma gelen hacı ninem ve eniştemdi zamanında. artık hacı kelimesi emniyetteki nine ve dedelerden oluşan kalabalık güruhları hatırlatıyor bana. çünkü ne zaman emniyete pasaportla ilgili işim düşse hac ya da umre mevsimi oluyo. ya da umre ve hac mevsimi hiç bitmiyo, ben gitmesem de hacı adayları hep oradalar belki. emniyetin her durumda parmak izi alma isteği var ya artık, belki eskiden vekalet verip aldıkları pasaport için şimdi bizzat emniyete gelmek zorunda kalıyor bu güruh.

karşılaştıklarımın bir çoğu bırak yurtdışına çıkmayı il dışına bile çıkmamışlar, hatta köylerinden kalkıp şehir merkezindeki emniyete gelmek bile macera dolu bir yolculuk onlar için. hacca gitmeyi sorgulamak istemiyorum aslında ama o insancıkların halini görünce şaşıyorum.

önceki sefer emniyete gidişimde bi hayli zaman geçirdim hacı adaylarıyla. hava cidden sıcaktı. bu dedecik, ninecikler en kalın giysilerini giyip gelmişlerdi emniyete (oğuz atay'ın toprağı bol olsun). ellerinde sıra numarası parmak izi vermek için bekliyorlardı. ama çoğu ne için beklediğini, kaç saat bekleyeceklerini, sıra onlara geldiğinde ne yapacaklarını, parmak izini verince neler olacağını vs. bilmiyordu. hatta bilmesi gerektiğini akıl bile etmiyordu. yönlendiren birileri vardı, sanırım bi tur görevlisi filan, adam öl dese ölecekler o derece.

benim beklemekten gerilip öfkelenmemin filan aksine, onlar yolculuklarının mutlu heyecanıyla bekleşmekteydiler. çünkü uçağa bineceklerdi, bambaşka bi memleket göreceklerdi, kutsal bi boyutu var ayrıca, aralarında huşu içerisinde muhabbet ediyorlardı. aslında yolculukları çoktan başlamış bana göre. evlerinden (büyük olasılıkla köylerinden, ilçelerinden) kalkıp gelmişlerdi. kapıdan çıkmışlardı yani. kapıdan ilk kez çıkmak hiç de kolay değil be hacım.

beni şaşırtan şeylerden biri şu olmuştu. pasaport biriminde parmak izi alan makinede çok sıra vardı hacılar sebebiyle. bi kısım insanı kriminal ofisteki parmak izi alma makinesine yönlendirdiler. yönlendirme dediğim asansöre binip 3. kattaki makinenin yanına gitmek. gidecek grubun içinde ben de vardım ve hacca gitme niyetlisi olmayan tek kişi de bendim. bizi yukarı gönderen polis beni bu hacıların 6-7 sine yol gösterici ilan etti "siz yardımcı olun da sizle çıksınlar" gibilerinden. birlikte asansöre yürüdük, düğmeye bastım, asansörün gelmesini bekledik, geldi, bindik, 3. kat düğmesine bastım, yukarı çıktık, kapı açıldı, 3. kat koridorunda ilerledik, kriminal birimi bulduk... bu esnada dedelerin ninelerin halini görmeliydiniz. her adımla hacca daha da yaklaşıyorlar sanki, daha bi huşu içine giriyorlar. altı üstü 2 kat yukarı çıktık. "hacı gardeş, bizim gaderimiz bir yazılmış. bak gördün mü asansörde de birlikteyiz" diye birbirinin sırtını sıvazlıyorlar, gözleri doluyor.
sanırsın yüzük kardeşliği; mordora yüzüğü atmaya gidiyorlar, eğer bu görevi tamamlarlarsa tüm dünya kurtulacak. o denli bi sorumluluk içindeler yani. orda şunu bir kez daha anladım onları böyle görünce cahillik ve inanç güzel bi şey. hatta süper bi şey. sırtın yere gelmez.

neyse lafı uzattım da o dedeler, nineler buraya yorum yazsa çok komik olurdu hacı onu demek istiyorum iki saattir.

28 Ocak 2010 Perşembe

başım belada, telefonumu düşürdüm helada...

çok su içiyorum ben. o kadar ki nerdeyse her saat avagadro sayısı kere tuvalete gidiyorum. bugün tuvalet ziyaretlerimin birini 3. kat kadın wc ye yapmıştım. kapıdan girişimin 10. sn de telefonumun cupppp sesiyle deliği boylamasını seyrettim(seyrettim derken bu olaya seyirci kaldım manasında). sonracığıma bi görevli gelip eline 2 kat çöp poşeti geçirip aldı delikten:S hemen içini açtı, sim kart bi yana, batarya bi yana, arka ve ön kapaklar bi yana ayrıldı. sim kart çalışıyor allahtan ama numaraları telefon hafızasına kaydetmişim müthiş bir planlılıkla! telefonu kurumaya aldık çünkü ekranda yer yer su baloncukları (ben su olduğuna inanmak istiyorum)var.
şimdi çeşitli yönlerden kendimi sorguluyorum:
1. tarihten hiç ders alamıyor muyum? acep bu bi alışkanlığa mı dönüştü? neden hala ısrarla cebimde telefonla tuvalete gidiyorum. cep telefonunun her daim cepte taşınması yanılgısına mı sahibim?
flashback:
zaman: 2005,
yer: yine okul binası daha da özelleştirirsek eski binanın 3. kat kadın tuvaleti
bendeniz pantalonumun cebindeki telefonumun deliğe düşüşünü cuppppp efektiyle izliyorum.


2. yoksa bilinçaltım telefonu yok etmemi mi emrediyor?
flashback:
zaman: dün akşam
yer: telefoncu
kocacığıma yepisyeni bir telefon satın alıyoruz. onun öncesinde aramızda geçen konuşmalarda bana telefon alınması gündeme geliyor ve ben oğluşumuz (atıyor, çarpıyor vs.)büyümeden yeni bi telefon almak istemediğimi söylüyorum ısrarla.


3. tel noları sime neden kaydetmedim? yoksa kaydettim de suya dayanıksız mı kaydettim. eş dost numaraları sim kart suya girince silindiler mi birer birer? sudan dostluklara mı sahiptim bunca zaman?

4. bu sulu telefonu ne yapmalıyım? yani kuruyunca olur da çalışırsa mesela, numaraları alıp atmalı mıyım? yoksa mis kokulu telefonum diye bağrıma mı basmalıyım...

ooff offf.
bu son soru anket sorusudur. bu konudaki görüşlerinizi beklerim hacılar.

23 Ocak 2010 Cumartesi

wantıd

bizim evde önemli bi takım cdler, telefonumun kulaklığı, küpemin teki, biberon iç kapakları, çorap tekleri, salatalık soyacağı, mutfak robotunun bazı parçaları, koca kişisinin kulak damlası, bilmemne sınav belgesi, biyerlere yazdığı önemli ama minik notçuklar kayboluyor... yerlerini bileniniz varsa lütfen söylesin. arattırmayın bizi. sinir etmeyin boşuna.

22 Ocak 2010 Cuma

çocukluğum


başlık sizi yanıltmasın. çocukluğumu filan anlatıcak değilim. ama geri dönüp kendi çocukluğuma şu an ki yerimden bakmak isterdim clem ve joel gibi. kendi çocukluğumu kucaklamak, hayallerin(m)i dinlemek,oyunların(m)a katılmak, gözyaşların(m)ı silmek, kahkahaların(m)a katılmak güzel olurdu.
olmayacak şeyi istiyorum biliyorum. böyle bi şey totolojinin tersiyle yani çelişkiyle açıklanabilir ya da film hilesiyle. psikolog amcalar olmayacak duaya amin dersen üzülürsün diyorlar. bu onların totosu diyenler üzülmeye mahkumlar haberleri yok. benim neden haberim var neden haberim yok derseniz, haberim yok valla şekerim.

19 Ocak 2010 Salı

çiğ sütten mi yoksa bozuk mayadan mı?

işyerinde bazı cins tipler var. düşünceleri, halleri, hareketleri ne bulundukları pozisyona, ne de ünvanlarına yakışıyor. az gelişmiş, çocukça ve kindar hareketler içindeler. ellerine tesadüfen geçmiş gücü ellerinde tutmak için haketmeye çalışmak yerine bu güç sayesinde başkalarını ezerek doyuma ulaşmaya çalışıyorlar. bu zavallılara çok uyuz oluyorum; minicik beyinleriyle akıllı geçinip herşeyi ve herkesi-yanlış olduğunu bilse de-kendi kurallarıyla yönetmeye çalışanlara...umarım hareket biçiminizin yanlışlığını idrak edecek kadar kafanızı kullanabilecek düzeye gelirsiniz. ooooofffffffff, çıldırtmayın beni beaaa!!! ben sizi soğukkanlılığımla dövücem gerzeğin başkanları. yeter beaaaa!!!

17 Ocak 2010 Pazar

krep güncellemesi

şekerim geçmişte yaptığım krep tarifini vermiştim. sonrasında krep konusuna bir güncellemeyle döndüm.bu sabah ki ampirik krep denemem sizlere yeni bir güncelleme sunmamı gerektirdi. bu bilgiyi sizden saklayamam zira.

evet canlarım, verdiğim ilk tarifi biliyosunuz, o tarifte süt yerine bebek/çocuk sütü, 2 bardak un yerine de 1,5 bardak normal un+ 0,5 bardak mısır unu koyuyorsunuz. bebek/çocuk sütünden kastım pınar, nestle yahut daninonun 1 yaşından büyük çocuklar için önerilen markasına göre demir, d vitamini vs ilaveli tadı vanilyalımsı, hafif şekerlimsi sütleri. bendeniz nestleyle denedim. msır unu bildiğiniz mısır unudur. karadenizliler nasıl yapıyorlar krebi bilmiyorum ama biraz mısır unu ilavesi oldukça güzelleştirdi.

tarifi bir de böyle deneyiniz, arasına mutlaka krem çikolata sürüp yiyiniz anacım. afiyetlen.

5 Ocak 2010 Salı

mimler mimlere karışır

bir mim'im varmış dwarfwaves den habarım yokmuş ama. daha yeni gördüm çalakiybort yaziym:

sizi en çok üzecek olay:
sevdiklerimi kaybetmek.

nerde yaşamak isterdiniz:
düzenli, modern, insanların insan muamelesi gördüğü, aydınlık, çok soğuk olmayan, çocuumun at gibi yarışlara hazırlanmak zorunda kalmayacağı, okulların ezberlemeyi değil bilgiyi kullanmayı öğrettiği bir avrupa kentinde (bir eğitimci olarak memleketin eğitim sisteminden çok hoşnutsuzum bu aralar)


yaşayabileceğiniz en mutlu an:
ailemle mutlu olabildiğim her an.

hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz:
hiç sevmedim bu soruyu ama heralde bilmeden yapılmış hataları hoşgörürüm.

en sevdiğiniz erkek karakter:
ne olarak sevdiğim? misal scrubs'ın dr cox'ı da olabilir, aragorn da olabilir, ortadaki malcom da.

en sevdiğiniz ressam:
gustav klimt.

en sevdiğiniz müzisyen:
dolores o'riordan

bir erkekte en sevdiğiniz özellik:
espri yeteneği(yapması yetmez benim espri yapınca da anlasın), dürüstlük, içtenlik, mertlik, hoşgörü (daha sayayım mı?)


yapmaktan en mutlu olduğunuz iş:
(şu sıralar) oğluşla havuzda oynamak

en sevdiğiniz renk:
en sevdiğime karar veremedim hiç; mavi ve fuşya şu aralar gözdem.

en sevdiğiniz çiçek:
hanımeli

tarihte en sevmediğiniz karakter:
saruman

nasıl ölmek isterdiniz:
acısız

hayattaki sloganınız:
çok işim var

şu anki ruh haliniz:
yorgun


oh be. uzun bi liste aradan kırptıklarım oldu ama altında kalmayalım.
topu eva, dereotundannefretederim ve aydınkoza ya atıyorum. aynen topun bana geldiği gibi atıyorum: ben almiyim diyen varsa ısrar yok, bazen bayabiliyo bu mim işi.