29 Aralık 2010 Çarşamba

ören bayan

bazenleri örüyorum, söküp söküp bi daha örüyorum sonra. geçenlerde bi çocuk beresi gördüm şurda yeşil yumak alıp başladım örmeye. kaç telden başlayacağımı, ne kadar artıracağımı, nerede keseceğimi filan deneme yanılmalarla keşfedebildiğim için bol söküşlü bi örgü süreci yaşadım. ama ürünümle gurur duyuyorum ayıptır söylemesi. oğluş eskitmeden buraya resmini koyim ki ne kadar görmemiş olduğumu cümle alem duysun. (görmemiş bi halt etmiş cümle aleme duyurmuş anacım, cümle alem bu blogu okuyo ayrıca)
efenim bu beremizin (çok uygun bir ortamda olmasa da) çekilebilmiş portre fotosu:

ilk kar sevincinde berenin oğluşu nasıl da ısıttığını hissedebiliyor musunuz : )

bir anne olarak oğluşumu gördüğü ilk kar yağışınca kardan adam yapmaktan mahrum etmedim elbette. minik bir kardan adama yapmaya giriştik hemen. ben kardan adamın gözü için minik taş vs aramaya çalışırken oğluşumda kardan adama kulak yapmış resimde gördüğünüz gibi. ben o ilk kardan adamını ben de ilk kulaklı kardan adamımı yapmış oldum yani. bu da kulaklı kardan adamımız:

bir de temama uygun bir baykuş bere örmüşlüğüm var. onu önümüzdeki günlerde marthanın programında göstericem şekerim :) tvde yayınlandıktan sonra burada paylaşırım (görmemişim demiş miydim?). kendinize iyi bakın, soğuk kış günlerinde kafacıklarınızı üşütmeyin.

28 Aralık 2010 Salı

sarı muz minik uzaylı sütten kesti mi?

oğluşum şarkı söylemeyi çok seven bi velet. duyduğu şarkıları merakla dinliyor ve öğrenmeye çalışıyor.
uzun zamandan beri barış mançonun arkadaşım eşek şarkısının bazı kısımlarını kendince söylemekteydi. bu akşam şarkının "sarıkız minik buzağıyı sütten kesti mi" kısmını başlıkta da yazdığım üzere "sarı muz minik uzaylı sütten kesti mi" şeklinde söylediğini duyup çok güldük.
bu komik yanlış söyleyiş tarihe geçsin, sadece bizi değil okuyanları da güldürsün, ve dünya daha yaşanası bi yer olsun diye yazıyorum bunları. bir sevgi böcüsü olarak yanaklarınızdan öpüyor en yakın zamanda daha yaşanası dünyada buluşmak üzere diyorum.

ödevleri yutup'tan yapanlar



bugün ödev okurken dosyalar arasında bulduğum sevgili öğrencim s.nin notunu sizlerle paylaşmadan edemedim...

24 Aralık 2010 Cuma

gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?



bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?

bugün bu çimen bizim, yarin kim bilir kim
gezecek, bizim topragin yeşilligince

seher yeli eser yırtar etegini gülün
güle baktıkca çırpınır yüreği bülbülün

sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
kopup dallarindan toprak olmadalar her gün

bu yıldızlı gökler ne zaman basladı dönmeye
ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe
aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işte

4 Aralık 2010 Cumartesi

elektrik süpürgesi

elektirik süpürgesi almayı düşünüyoruz. çünkü şu an evde kullanılan bi 10 senelik filan neredeyse, çekiş gücü düşük, uçusan tozlar göremesem de bi taraftan emip bi taraftan kusuyor büyük olasılıkla.
sulu mu yoksa susuz-torbasız tip mi almalı acaba? buraya yolu düşenlerden bu konuda önerisi olan yok mudur?

25 Kasım 2010 Perşembe

küfür etmek

küfür nedir? ne değildir? sorusunun cevabı değişik toplumlara göre farklılıklar göstermektedir. hatta aynı topluluk içinde bile neyin küfür olduğu neyin küfür olmadığı konusunda derin tartışmalar mevcuttur. Örneğin toplumumuzdaki yaygın kanıya göre; kimseler kendilerine bi hayvan ismiyle seslenildiğinde kendilerini hakarete uğramış sayarlarken, baba ya da anneleri hayvan olarak nitelendirildiğinde küfre uğradıklarını iddia etmektedirler. Misal "eşşek herif" dediğiniz kimse bu hitabınızı yalnızca bir hakaret olarak almakta aynı şahsa "seni eşşoğlu eşşek" dediğinizde "lan sen bana nasıl küfredersin" biçiminde hesap sormaktadır.

küfür adı verilen ve nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu kelime ve kelime grupları günlük hayatımızda sıkça karşımıza çıkar. 7den 70e, her kesimden ve her cinsiyetten insanın küfrettiğine tanık oluruz. ayrıca gizli küfürcüler dediğimiz ve küfürlerine tanık olamadığımız bir kesim de mevcuttur. her küfrün sınırları farklı olduğu gibi her bireyin de küfürleri farklıdır elbet.

küfür ademden beri insanoğlunun evrimine eşlik etmekte, biçim değiştirerek her dönem onun yanında yer almaktadır. adem ve havvanın daha cennetten kovulmadan önce bile kızgınlık anlarında küfürleştiklerine ilişkin rivayetler mevcuttur. peki nedir bu küfrün hala hayatta kalabilmesinin sebebi?

öncelikle hepimizin hemen aklına gelebilecek gerçek; sınırlı dozajdaki küfür sizi ruhen rahatlabilir: çok kızgınsanız ve öfkenizi karşılamaya sıradan sözler yetersiz kalıyorsa, ruhunuzun yelpazesi küfürün ta kendisidir (bakınız zekeriya beyazın magazin programlarındaki söylemleri). ilgili literatür incelendiğinde günde 1 ila 3 kez arasında küfür eden insanların hiç küfür etmeyen insanlara göre daha serin ruhlara sahip oldukları hatta kendilerini cool olarak tanımladıkları görülecektir.

ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır; küfür yüzünden kötü bi insan olma yolunda ilerleyebilirsiniz. ağzımızdan çıkanlar bi süre sonra bizim düşünce ve davranışlarımızı şekillendirebilirler. yapılan araştırmalar göstermektedir ki; arabayla sakin sakin yol alırken biraz ilerde sağda parkemiş gibi duran bi aracın kaptanı ya da kaptaniyesi zart diye önüne atıldığında "hay senin ağzına s.çiyim o./o. çocuğu" biçiminde küfür eden kimseler, bi süre (1 yıl içinde)sonra s.çmak için tuvalet yerine kaptan yahut kaptaniye ağzı aramaktadırlar. işte bu insanların yaşlılıkları hiç çekilmez.

evet programımızın sonuna geldiğimiz bu saniyelerde küfürün dozajını iyi ayarlayın, sevin sevilin diyoruz, öpüyoruz.

24 Kasım 2010 Çarşamba

öğretmenim canım benim canım benim

öğretmenler günümüz kutlu olsun!


bu da gogıl amcanın öğretmenler gününe bakışı. ne amaçla koyduklarını bilmesen öğretmenler günü için yaptıklarını anlayamazsın. hediyeye indirgenmiş gibi. daha yaratıcı ve anlamlı çalışmalar bekliyorum kendisinden.

22 Kasım 2010 Pazartesi

garibim ama gerçeğin ta kendisiyim.

grip aşısını bilirsiniz, ben hiç yaptırmadım ondan. ama garip aşısı çıksa garipsenmekten kurtulmak için yaptırıcam. "iyi kadın da biraz garip/amma cinsmiş/çeşit bi insan" şeklindeki yorumlardan korunmak için yani. burdan isviçreli bilim adamlarına, isveçli çamaşır makinesi üreticilerine, fin annelere, danimarkalı pediatristlere, izlandalı diş hekimlerine, norveçli balıkçılara ve yayık yüzlü eskimolara sesleniyorum: "neden özellikle sizlere seslendiğimin farkında değilim ama en önemli ortak noktanız olan hepinizin benden daha kuzeyli olmasına içten içe bozuluyorum. güçlerinizi birleştirip bir kooperatif kurup adına 'garip aşısını bulalım, bulduralım' koymazsanız sütümü size helal etmem. eğer bu aşının bulunumunda katkınız olmazsa size verdiğim emekler haram zıkkım olsun, soğuktan çakıldaklarınız
donsun, hepiniz geberin pislikler".

bi de başucu sürahisi var, boğaz kaşıntısı var ve çekim yasası var. ha bunlar ne/şimdi nağlakası var? diyenlere sesleniyorum, arkadaşım garip aşısı vardı da ben mi yaptırmadım? yok işte. yok yok yoKKKKKKKK. benim gibi sakin bi insanı bile sinirlendirip bağırttınız ya, aşkolsun size. yazımın her paragrafında birilerine seslenmek ve dahi bağırmak zorunda kalışım zoruma gidiyor. tıpkı geçen yıl grip aşısı yaptıran dövlet böyüklerim gibi öfkeme hakim olamıyor, sinirli sinirli bağırıp çağırıyorum. eğer kalbinizi kırdıysam affola. bi aşı için kalbinizi kırdığıma deymez biliyorum. sözlerime son verirken sizleri bülbül koçaklamasıyla başbaşa bırakıyorum:
"garip garip ötme bülbül. beni benden alma bülbül. alma bülbül, alma bülbül. beni derde salma bülbül"

8 Kasım 2010 Pazartesi

lider dediğin...

10 kasıma az kala tekrar hatırlatasım geldi:

26 Ekim 2010 Salı

ağır ölüm

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.


Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman:
yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Pablo Neruda.

22 Ekim 2010 Cuma

benim öskürlüyümün başladığı yerde senin öskürlüğün biter. nokta.

zamanında adidasla tekkelere giden keçilerin erasmusla hacca giden oğlakları olmuş diyolla. valla ben görmedim, göreni de görmedim. peki bu sadece bi söylenti mi? yoğusam ülkeyi bölmeye çalışanların işi mi bu da? bizi şimdi kamplara mı ayıracaklar?
adidasla tekkelere gidenler vs adidasla tekkeden başka yerlere gidenler;
adidasla tekkelere gidenler vs adidas dışında bişeyle tekkelere gidenler;
erasmusla hacca gidenler vs erasmussuz hacca gidenler;
erasmusla hacca gidenler vs erasmusla başka yerlere gidenler;
ebeveynleri adidasla tekkeye gidenlerden erasmusla hacca gidenler vs ebeveynleri adidasla tekkeden başka yerlere gidenlerden erasmusla hacca gidenler, ….
gibi çeşitli kutuplar bulmak işten değil. ve iddia ediyorum bu kutuplara gönderebileceğim bir milyon türk genci/muhammed ümmeti filan da bulabilirim, ver polarları hepsini polarize et ki üşümesin yavrucaklar, sidikli yorganın altında mışıl mışıl uyusunlar. uyanınca da bi kısmına hac mevsiminde profil fotosuna erasmus rahmetlinin fotosunu koydurur bi kısmına da adidası boykot ettirirsiniz geçinip giderler.

öskürlük demiş miydim? başlıkta demiştim evet. dedim demeye de, hatta herkes en az 1 kez dedi. (bi de herkes en az 15 dakka özgür olabilse keşke). ne diyodum? özgürlük özgürlük dedik de hepimiz başka bişey anladık bu özgürlük lafından. tartışırken “ama benim başörtüsü takma özgürlüyüm var arkadaş” diyenle, “türbanın kendisi özgürlüğün karşıtı bir sembol bi kere” diyen arkadaşlar polarlarını çıkarıp tartışmadıkları sürece n sonsuza giderken tartışmaya devam edecekler. bu tartışma bu topraklarda/ bu koşullarda mı sürecek? orasını bilemem.

son olarak bi de “parayla imanın kimde olduğu belli olmaz” diyen arkadaşa seslenip çıkıcam. güzel kardeşim senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? bana der misin parayla imanın kimde olduğu belli değil, OK. ama ya parasız iman ya da imansız para konusunda ne diyeceksin? peki dürüstlük mü ve cesaret mi oynar gibi para mı iman mı oynamaya ne dersin? iman çıkarsa türbancılar ateist olsun, para çıkarsa laikçiler cemaatlere para yardımında bulunsun, var mısınız?

seynirli pandiviç

depresyonizmin kör kalemtraşlarında
merhameti yardımcı fiilerde aradım,
kapılarını çaldım toprak solucanlarının
belki bi yudum egsoz dumanı verirler umuduyla.

ne gözlük camları duydu sesimi,
ne de prefabrik evlerin artezyen kuyuları.
ağda acılarıyla bastırıp
kağıt kesiklerinin sızısını
gülibrişimler düşledim kuytularda...

oysa hiroşimada bomba patladığında
ben en temiz oksijeni arıyordum
masum 2 hidrojenle birleştirme adına.
bulduğumdaysa,
gülibrişimler yeşeriverdi kış bahçemin manzarasında.

11 Ekim 2010 Pazartesi

cahit arf

yazmakta baya geç kaldım. neredeyse gece yarısı olacak ama yine de bugün hoşuma giden durumu yazmadan geçemiycem: google efendi bugün cahit arfı anmış ve ona özel yapmış logosunu. ben buraya koyim da kaldırılınca hatıra kalsın, ruhu şad olsun.


5 Ekim 2010 Salı

bir delinin blog fülütü III

daha halk eğitimin temel bağlama kurslarına kayıt olduğum gün çözmüştüm bu bağlama işini (bababa lafa bak bağlamayı çözmüşüm :/). o günden sonra her gün muntazaman saçımı, ayakkabımı, emniyet kemerini ve kısmetimi kendi ellerimle bağlar oldum. hatta yetmedi laptaba maus bağladım, bilgisayarı tvye bağladım, ev telefonunu da bilgisayara. tüm bunların yanında en sık yaptığım şeyse psikopata bağlamak oldu. bu duruma sessiz kalamayan annem geldi ve adamlarla konuşup olayı tatlıya bağlamaya çalıştı ama nafile adamlar lep dedi leplebi demedi. gerzek şeyler. ben ne lep demelerini ne de leplebi demelerini istiyordum oysaki. leblebi deseler yeterdi. zavallı annem gidip bağcı babaya çaput bağladı en sonunda.
beni bu durum sıktı işte. ben kaç yaşına geldim, evli barklı insan oldum, toplumun önünde çıkıp konuştuğumda insanlar beni bilgili, akıllı, entel, çalışkan filan gibi bi bok sandılar ama yine her dara düştüğüm durumda annemin çaputlarına bel bağlamaktayım. nerde kaldı benim o ayakları yere basan ve kendinden emin duran kişiliğim? nerde kaldı sabrı, azmi ve olgunluğuyla tüm zorlukları döven güçlü kadın? nerde kaldı bu güçlü kadının açık çayı? çay ocağını tam 3 kez aradım; misafirim var çabuk getirin diye ama annesinin çaputuna bel bağlayan bi yapının insanı olmam çaycı çocukların gözlerinden kaçmamış olacak ki onlar bile beni tınlamadılar.
en iyisi beni tınlayan insanlarla birlikte olmaktı. peki neredeydi bu tıntıncılar? bu soruyu cevaplamam için çok kapsamlı bir arama yapmam gerekecekti. arama tarama konusunda en yetkin kimselere ulaşıp hakettikleri ücretin 5 katını teklif ederek emrimde çalıştırmaya başladım. aldıkları para helal hoş olsun; tıntıncıları bulmaları uzun sürmedi. 5 tane tıntıncıyı emrime amade ettim ve her telefon açışımda bir dediğimi iki etmediler; neskafedir, açık çaydır, oralettir, kekiktir, ıhlamurdur anında getirdiler. emrimdeydiler ama yinede kibarlığı elden bırakmıyor her servise gelişlerinde (ve de servise her gelişlerinde )"mersi tokatımın tersi" gibi espiritüel yaklaşımlarımla kendimi sevdirmeyi ihmal etmiyordum. espirilerime güldükleri zamanlarda "şakayla karışık sadri alışık, heh heh he!" diyerek yanacıklarından birer makas almayı ihmal etmeyerek gönüllerine taht kurdum adeta. onlarla iletişimde bu denli başarılı olmamdan aldığım gaz ve allah vergisi nejat uygur sempatikliğimle zamanla enseye tokat olmadığım insan kalmadı ve herkes beni tınlar oldu. oldu da ne oldu, şöhretin bozduğu celebriti kişilerinin yoluna paralel bi çizgide ilerledim, zamanla beni tınlayanları ben kaale almaz oldum. allahtan ofis anahtarımın markası kale idi de bu kaale almama durumu fazla sorun olmadı başıma. o şekil yıllar yıllar geçti, kapılar anahtarla değil kartla açılır oldu, işte o vakit bütün değerlerimizi yitirdik ve duygu yoksunu birer robota dönüştük. ve yeryüzü gerçekten çok yavan bi yer oldu...
(bu maceranın sonu)